TURKROCKER.com FORUM - ÜLKENİN EN GÜNCEL ROCK-METAL SİTESİ (Arsiv Ana sayfa) => Bilim,Felsefe

Konu: Irvin D. Yalom

Sayfa: [ 1 ]

nightmare_storm 13.03.2008 15:45:50

Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1327

Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1333

Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1589

Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1595

                              Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın

Register or Login
Irvin D. Yalom,(d. 13 Haziran 1931) Rus kökenli Yahudi asıllı Amerikalı psikiyatrist, varoluşçu, psikoterapist, yazar ve eğitimci.Bir çok popüler esere imza atmış olan Yalom ünlü bir psikoterapisttir. En popüler eseri Nietzche Ağladığında'dır (When Nietzsche Wept).ABD, Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde psikiyatri profesörlüğü yapmaktadır.

Eserleri:
Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri
Annem ve Hayatın Anlamı
Aşkın Celladı
Bağışlanan Terapi Yeni Kuşak Terapistlere ve Hastalarına Açık Mektup (Haziran 2002) ISBN 9758240013
Divan
Evli Kadının Tarihi
Grup Psikoterapisinin Teori ve Pratiği
Her Gün Biraz Daha Yakın
Kısa Süreli Grup Terapileri (Mart 2003) 
Memenin Tarihi
Nietzsche Ağladığında (Ocak 1999)
Varoluşçu Psikoterapi (Ekim 1999) 
Evlilik Terapisi
Bugünü Yaşama Arzusu - Schopenhauer Tedavisi (Mart 2005)
Din ve Psikiyatri (Nisan 2006)

Irvin Yalom ve Varoluşçu Psikoterapi
Yalom’a göre:
“Varoluşçu psikoterapi bireyin varolmasından kaynaklanan endişelere odaklanan dinamik bir terapi yaklaşımıdır....
Dinamik psikiyatriden bahsedersek, hangi terapist dinamik olmamayı, yani ağır miskin durgun, hareketsiz olmayı kabul ederdi? Hayır ,terim güç kavramını içeren özel teknik bir kullanıma sahiptir.
Freud’un insanın anlaşılmasına en büyük katkısı, zihinsel işleyişin dinamik modeli olmuştur. Bireyin içinde çatışmalı güçlerin bulunduğunu ve hem adaptif hem de psikoptolojik olan düşünce ,duygu ve davranışını bu çatışmalı güçlerin bir sonucu olduğunu öne süren model. Üstelik bu güçler çeşitli farkındalık düzeylerinde bulunmaktadırlar. Bazıları gerçekten tamamen bilinçdışıdır. Bir bireyin psikodinamikleri o kişinin içinde işleyen çeşitli bilinçdışı ve bilinçli güçleri, güdüleri ve korkuları içermektedir.
Problemli hastayla uğraşan uzman ,bireydeki ,hiç dokunulmamış esas çatışmaları nadiren inceleyebilmektedir. Hasta bunun yerine inanılmaz derecede karmaşık endişelere kümesine sığınmaktadır.Birincil endişeler derine gömülmüştür, bunun üstüne bastırma ,inkar ,yer değiştirme ve sembolleştirme katmanları yığılmıştır. ...”
Varoluşçu dinamiklerle, Freudyen ve neo Freudyen dinamikler arasındaki bir başka büyük fark “derinliğin” tarifini içermektedir. Freud’a göre, araştırma her zaman kazıyı gerektirmektedir. O, bir arkeologun sabrı ve titizliğiyle çok katmanlı ruhu kazıyıp asıl noktaya, yani bireyin hayatındaki en baştaki olayların psikolojik kalıntılarının bulunduğu temel çatışma katmanına ulaşmıştır. En derin çatışma en baştaki çatışma anlamına gelmektedir.Bu nedenle , Freud’un psikodinamikleri gelişimsel temellidir.Temel ya da birincil terimleri kronolojik olarak alınmalıdır. Her biri “ilk” sözcüğüyle eşanlamlıdır.Buna uygun olarak, örneğin, temel anksiyete kaynakları en eski psikoseksüel felaketler olarak düşünülmektedir. Yani ,ayrılma ve iğdiş edilme...
Varoluşcu dinamikler gelişimsel modele bağlanmamıştır. Temel ile ilk yani önemli olan ile kronoloji olarak önde gelen sözcüklerinin aynı kavramlar olduğunu varsaymak için zorlayıcı bir neden yoktur. Derinlemesine araştırma, insanın geçmişi araştırması anlamına gelmemektedir.... insanın olduğu hale nasıl geldiğini değil ne olduğunu düşünmektir....
Bazı terapistler varoluşçu kaygılarla uğraşmaktan yalnızca evrensel oldukları için değil, bunlarla yüzleşmesi korkunç olduğu için de uzak dururlar. .. varoluşun getirileriyle yüzleşmek acı verir, fakat sonunda iyileştirir....”
Yalom çok sayıda Avrupalı psikiyatristin Freud’un indirgemeci görüşüne (bütün insan davranışlarını dürtü temeline bağlamak), materyalizmine (en yüksektekini en alçaktaki bağlamında açıklamak[üst belirleme kastediliyor sanırım]), ve determinizmine (bütün zihinsel işleyişlere mevcut olan tanımlanabilir faktörlerin neden olduğu inancı) karşı çıktığını bildiriyor.
"Çeşitli varoluşçu analizciler temel bir yöntemsel nokta konusunda aynı fikirdedirler: Analizci, hastaya görüngübilimsel olarak yaklaşmalıdır.Yani ,hastanın yaşantısal dünyasına girmeli ve anlayışı bozan ön varsayımlarda bulunmadan bu dünyanın olgularını dinlemelidir.Varoluşçu analizciler içinde en iyi bilinenlerinden olan Ludwig Binswanger, “yalnızca tek bir uzay ve zaman yoktur, insan sayısı kadar çok zaman ve uzay vardır” demiştir.”
1950’lerde hümanist psikoloji oluşturuldu. Bazen psikolojide “üçüncü güç” (davranışçılar ve Freudyen analitik psikolojiden sonra) olarak adı geçen hümanist psikoloji artan üye kayıtları ve binlerce akıl sağlığı uzmanının katıldığı yıllık toplantılarıyla güçlü bir organizasyon haline geldi. 1961 yılında American Association of Humanistic Psychology yazı kurulunda Carl Rogers,Rollo May, Lewis Mumford, Kurt Goldstein,Charlotte Buhler, Abraham Maslow, Aldous Huxley ve James Bugental gibi ünlü isimlerin yer aldığı Journal of Humanistic Psychology’i kurdu.
Yeni kurulan organizasyon kendini tanıtmak için bazı girişimlerde bulundu. 1962 yılında resmi olarak şunları açıkladı.
Hümanist psikoloji birincil olarak, ne pozitivist ya da davranışçı kuram, ne de klasik psikanalitik kuramda sistematik bir yeri olmayan insan kapasitesi ve potansiyelleri ile ilgilenmektedir. Örneğin aşk ,yaratıcılık, benlik, gelişme, organizma, temel gereksinim giderilmesi, kendini gerçekleştirme, yüksek değerler, varolmak, olmak, kendiliğindenlik, oyun, mizah, sevgi, şefkat, doğallık, ego üstünlüğü, nesnellik, özerklik, sorumluluk, anlam, adil davranış, aşkın deneyim, psikolojik sağlık ve ilgili kavramdır.
1963 te derneğin başkanı James Bungental beş temele öneri ortaya koydu.
1. insan insan olarak, parçalarının toplamının yerine geçer (yani insan parça işlevlerinin bilimsel olarak incelenmesiyle anlaşılamaz)
2. insan, insani bağlamda varlığına sahiptir (yani,insan kişiler arası yaşantıya aldırmayan parça işlevleriyle anlaşılamaz.)
3.insan farkındadır (ve insanın sürekli, çok katmanlı öz farkındalığını tanımada yetersiz olan psikolojiyle anlaşılmaz. )
4. insanın seçimleri vardır (insan varlığının seyircisi değildir, kendi yaşantılarını kendi yaratır).
5. insan kasıtlıdır (geleceği hedefler, amaçları,değerleri ve anlamı vardır)
.......”
Yalom üslubunca nazik ama radikal bir şekilde Freud eleştirisi yapıyor.
Freud’da görmeye alıştığımız gelişimsel bir kuramdır. Her aşama bir sonraki aşama ile bağlantılı her parça ise bütün ile bağlantılıdır.
Yalom’un aktarımında ise Freud’un “ihmal ettiği” her şey yeniden önemseniyor. Bütünlüğü vurgulayan, insan iradesini ön plana çıkaran, insani değerlerin önemini vurgulayan bir kuramdan söz ediliyor.

neorammstein 14.03.2008 00:43:09
vay vay vay  Shocked

nightmare_storm 25.06.2008 01:00:17
Varoluşçu Psikoterapi(sy:556- 568)
Bölüm 8
Varoluşsal yalııtım: Yalıtımda ise durum farklıdır, çünkü bu tanıdık bir kavramdır ve sıradan terapide çoğu kez ortaya çıkar. Aslında, yalıtım o kadar tanıdıktır ki ve o kadar farklı şekillerde kullanılır ki, ilk işim onu varoluşsal bağlamda tanımlamak olmalıdır. Bana göre klinisyen üç tip yalıtımla karşı karşıya kalır: kişilerarası, kişinin kendi içinde ve varoluşsal.
Kişilerarası yalıtım, genellikle yalnızlık olarak yaşanır, kişilerden uzak olmayı ifade eder. Birçok faktörün işlevidir: coğrafi yalıtım, uygun sosyal becerilerin eksikliği, yakınlıkla ilgili çatışmalı duygular veya doyurucu sosyal etkileşime engel olan kişilik tarzı(örneğin, şizoid, narsisistik, sömürgen veya yargılayıcı). Kültürel faktörler kişilerarası ilişkilerde önemli bir rol oynar. Yakınlığı destekleyen kurumlardaki-geniş aile, komşuluk, kilise, yerli dükkanlar, aile doktoru- azalma en azından Birleişk Devletler' de kişilerarası yabancılaşmayı karşı konulmaz bir biçimde arttırmıştır.

Kişinin kendi içindeki yalıtım, insanın bazı parçalarını birbirinden ayırdığı yalıtımdır.
Çağdaş psikoterapi sahnesinde "yalıtım" yalnızca biçimsel savunma mekanizması olarak değil, benliğin herhangi bir şekilde parçalanmasından söz etmek için de kullanılmaktadır. Bu nedenle, kişinin kendi içindeki yalıtımı insan ne zaman duygularını veya arzularını bastırsa, "-meli, -malı'ları" kendi dilekleri gibi kabul etse, kendi yargılarına güvenmese veya kendi potansiyelini bastırsa ortaya çıkar.

Yalıtım tipleri öznel olarak benzerdir; yani, aynıymış gibi görünebilir ve birbirinin yerine geçebilirler. Ayrıca, sınırları yarı geçirgendir: örneğin, varoluşsal yalıtım kişilerarası katılım aracılığıyla baş edilebilir sınırlar içinde tutulur.


Varoluşsal Yalıtım Nedir?
Varoluşsal yalıtım insanın kendisi ve başka biri arasındaki kapatılamayan uçuruma gönderme yapmaktadır. Daha temel bir yalıtıma da -bireyin kendisi ve dünya arasındaki ayrım- göndermede bulunmaktadır. "Dünyadan ayrılma" doğru ifade gibi görünmektedir, fakat yine de belirsizdir.
Varoluşsal soyutlama pek çok giriş yolu olan yalnızlık vadisidir. Ölümle ve özgürlükle yüzleşme bireyi kaçınılmaz bir şekilde o vadiye ...ürecektir.

Özgürlük ve Varoluşsal Yalıtım:
İnsanın kendi anne babası olmasının yalnızlığı. İnsan hayatından sorumlu olduğu derecede yalnızdır. Sorumluluk yaratıcılığı gerektirir; insanın yaratıcılığının farkında olması bir başka yaratıcı ve koruyucu olduğu inancını bırakması anlamına gelir. Derin yalnızlık, kendini yaratma hareketinin yapısında vardır. İnsan evrenin kozmik kayıtsızlığının farkına varır. Belki hayvanların bir çoban ve barınağa dair hisleri vardır, ama kendinin farkında olmayla lanetlenen insanoğlu varoluşa maruz kalmak zorundadır.

Bildik Olandan Uzaklaşma Biz yalnızca kendimizi oluşturmakla kalmaz, onu oluşturduğumuzu gizleyecek şekilde biçimlendirilen bir dünya da yaratırız. Varoluşçu yalıtım, "maddelerin hamurunun," dünyanın temel taşının içine işler. Ama her biri kişisel ve kolektif anlamlarla dolu dünyevi yapı katmanlarının altına öylesine gizlenmişitr ki, biz yalnızca sıradanlık, tekdüze etkinlik, "onlar" dünyasını yaşarız. Bildik nesneler ve kurumlar, içinde bütün nesnelerin ve varlıkların birçok kez birbirine bağlandıkları "içinde evindeymiş gibi hissedilen" sabit bir dünyayla çevrelenmişiz. Sıcak, bildik bir ait olma duygusuna sokulmuşuz; başlangıçtan beri varolan geniş boşluk ve yalıtım dünyası gömülmüş ve sesi kesilmiştir, yalnızca kabuslar ve mistik hayallerde kısa patlamalarla seslerini çıkarırlar.
Fakat gerçekilik perdesinin bir an için açıldığı ve bizim arkaplandaki mekanizmayı gördüğümüz anlar vardır. Kendisi hakkında düşünen her bireyin yaşadığına inandığım böyle anlarda, nesneler anlamlarını yitirdiğinde, semboller parçalandğında ve insan kendini "evindeymiş gibi" hissettiği rahatlıktan koparıldığında ani bir bildik olandan uzaklaşma ortaya çıkar.

böyle derin varoluşsal acı anlarında insanın dünyayla ilişkisi derinden sarsılır. Oldukça başarılı, sıkı bir yönetici olan hastam böyle bir olay tarif etmişti: yalnızca birkaç dakika sürmüştü, ama o kadar güçlüydü ki canlılığını kırk yıl sonra bile yitirmemişti. Oniki yaşında açık havada uyuyordu, gökyüzüne bakarken birdenbire yeryüzünden ayrıldığını ve yıldızların arasına süzüldüğünü hissetmişti. Neredeydi? Nereden geliyordu? Tanrı nereden gelmişti? Bir şey (hiçbir şeyden çok) nereden gelmişti? Yalnızlık, çaresizlik ve zeminsizliğin etkisi altında kalmıştı. Hayat boyu süren kararların bir anda alındığına inanmasam da, hastam bir daha bu duyguyu hiç hissetmemek için kendisini ünlü ve çok güçlü yapmaya orada ve o zaman karar verdiğinde ısrar ediyordu.

İnsanın tek başına olduğu ve birdenbire günlük talimatlardan kurtulduğu deneyimler, esrarengizlik -dünyada kendini evinde hissetme- duygusunu uyandırma gücüne sahiptir. Yolunu kaybeden bir yürüyüşçü, birdenbire yoldan çıktığını fark eden bir pilot, yoğun siste yolunu göremeyen sürücü- böyle durumlardaki bireyler sık sık büyük bir korku dalgasıyla yaşarlar, fiziksel tehdidin işin içinde olmadığı bir korku, insanın kendi ıssız bölgesinde -yani, varolmanın özündeki hiçbir şey -esen rüzgar olan yalnızlık korkusu.

nightmare_storm 25.06.2008 23:48:07
Yalıtım ve İlişki(sy: 571-581)
İnsan kendisini temel yalıtım korkusundan nasıl korur? İnsan kendi payına düşen yalıtımı alır ve ona cesaretle ya da Heidegger' in ifadesiyle "kararlılıkla" dayanır. Geri kalana gelince, kişi tek başınalıktan kurtulmaya ve bir başkasıyla, ya kendisi gibi ya da ilahi bir varlıkla bir ilişki içine girmeye çabalar. Bu nedenle varoluşsal yalıtım korkusuna karşı en büyük destek yapısı gereği ilişkiseldir ve varoluşsal yalıtımların klinink belirtilerini anlatışım ister istemez kişilerarası ilişkiler etrafında merkezlenmelidir. Bununla birlikte, vurguda, geleneksel kişilerarası psikoloji tartışmalarından farklılaşacağım: güvenlik, bağlanma, kendini gerçekleme, ihtirasın veya gücün tatmini gibi gereksinimler üzerinde odaklanmayacağım, bunun yerine ilişkilerin temel ve evrensel yalıtımı nasıl hafiflettiklerine bakacağım.
Hiçbir ilişki yalıtımı yok edemez. Her birimiz varoluşta yalnızız. Fakat yalnızlık o şekilde paylaşılabilir ki, sevgi yalıtım acısını telafi eder. Buber'in ifade ettiği gibi, "Harika bir ilişki yüksek yalnızlık duvarlarında gedikler açar, sıkı kurallarına boyun eğdirir ve evren korkusu uçurumu üzerinde kendi-varoluşundan kendi-varoluşuna bir köprü kurar.
İnanıyorum ki, eğer varoluştaki yalıtılmış durumumuzu kabul edebilir ve kararlılıkla yüzleşebilirsek başkalarına sevgiyle yönelebiliriz. Diğer taraftan, eğer yalnızlık uçurumu önünde korkunun etkisi altında kalırsak başkalarına uzanamaz, varoluş denizinde boğulmamak için onlara elimizi kolumuzu sallarız. Bu durumda ilişkimiz kesinlikle gerçek bir ilişki olmayacak, yerinden çıkmış, ters giden, çarpıtılmış bir şey olacaktır. Diğeriyle kendimiz gibi, duygulu, yalnız, korkmuş, maddelerin hamurundan evindeymiş duygusunu yaratmaya çalışan varlıklar olarak ilişki kurmayız. Diğer varlıklara karşı aletlere ve donanımlara davrandığımız gibi davranırız. Artık "diğeri" değil "o" olan diğeri, insanın dünya döngüsü içine bir işlev için yerleştirilir. Temel işlev kuşkusuz yalıtım inkarıdır, fakat bu işlevin farkında  olmak, bekleyen dehşete çok yakındır.

Gereksinimden Arınmış Sevgi
Bir ilişki en iyi haliyle birbiriyle gereksinimden arınmış tarzda ilişki kuran bireyleri içerir. Fakat birisinin bir başkasını kendisine sağladığı şeyler yüzünden değil de yalnızca o olduğu için sevmesi nasıl olası olabilir? Kullanmadan, karşılıksız olarak, çılgınca aşık olmaksızın, ihtiras, hayranlık olmadan ya da kendimiz için bir şey almaksızın nasıl sevebiliriz? Birçok zeki düşünür bu soruyu irdelemiştir. Ben bu konuya onların katkılarını gözden geçirerek başlayacağım.

Martin Buber. "Başlangıçta ilişki vardır". Buber her bireyin tanrıyla insan arasındaki Anlaşma' nın bir parçası olduğuna inanan mistik geleneğin bir parçasıdır; her biri, bir araya geldiğinde kutsal varlığı açığa çıkaran ilahi bir kıvılcım taşımaktadır. Bu nedenle, bütün bireyler birleşiktir ve her biri evrenle kozmik, ruhsal bir bağ taşır.
"İnsan", der Buber, ayrı bir varlık olarak varolmaz. "İnsan arada varolan bir yaratıktır." İki temel ilişki tipi -bu nedenle iki tip arada-oluş- vardır. Buber bunları "Ben-Sen" ve "Ben-O" olarak şekillendirmektedir. "Ben-O" ilişkisi bir insan ve bir alet arasındaki, "işlevsel" olan, nesne ve özne arasındaki karşılıklı oluştan tamamen yoksun olan bir ilişkidir.
Ben-Sen ilişkisi diğerinin tamamen yaşanmasını içeren karşılıklı bir ilişkidir. Eşduyumdan(durumu diğerinin bakış açısından görme) farklıdır, çünkü "diğeriyle" ilişki kurmaya çalışan "Ben"den daha fazlalası vardır. "Ben" diye bir şey yoktur aslında, yalnızca Ben-Sen temel sözcüğü vardır.
"İlişki karşılıklılıktır". yalnızca Ben-Sen ilişkisinin "Sen"i "Ben-O" ilişkisindeki O'dan farklıdır. Brn-Sen ve Ben-O ilişkisinin doğası birbirinden büyük ölçüde farklı olmakla kalmamakta, daha da temel bir farklılık bulunmaktır. "Ben" iki durumda birbirinden farklıdır. Üstün gerçekliğe sahip olan "Ben" değildir- yani, insanın görüş alanından akıp giden "O"larla "Sen"lerle ilişki kurmaya karar veren "Ben". Hayır, "Ben" arasındalıktır;" "Ben" bir ilişki bağlamında görünür ve şekillenir. Böylece "Ben", "Sen"le ilişkiden derinden etkilenir. Her "Sen"le birlikte ve ilişkinin her dakikasıyla "Ben" yeniden yaratılır. "O"nunla (bir nesne ya da nesneye indirgenmiş bir bireyle) ilişki kurarken insan bazı şeyleri kendine saklar: birçok bakış açısından inceler; sınıflara sokar, analiz eder, yargılar ve nesnelerin büyük şemasındaki yerine karar verir. Ama biri "Sen"le ilişki kurduğunda insanın bütün varlığı işin içine girer; hiçbir şey gizli tutulamaz.

Temel Ben-Sen sözcüğünden yalnızca insanın bütün varlığıyla söz edilebilir. Bütün bir varlığa yoğunlaşmak ve birleşmek asla benim tarafımdan gerçekleştirilemez, bensiz asla gerçekleştirilemez. Olmak için bir Sen istiyorum; Ben olmak için Sen diyorum...

Eğer bir insan bir diğeriyle gerçekten ilişki kurarsa, diğerini gerçekten dinlemelidir: basmakalıp sözlerden ve diğerinden beklentileri bırakmalı ve kendisinin, diğerinin tepkileriyle şekillenmesine izin vermelidir. Buber' in "hakiki" ve "yalancı" dinleme ayrımının terapötik ilişki için önemli anlamlar taşıdığı açıktır.

Abraham Maslow, 1970' de ilen Abraham Maslow' un modern psikoloji kuramı üzerinde büyük etkileri olmuştur. Maslow' un temel görüşlerinden biri bireyin temel motivasyonun "eksiklik" ya da "gelişime" yönelik olduğudur.
Gelişmeyle  güdülenenle eksiklikle güdülenen bireylerin farklı kişilerarası ilişki şekilleri vardır. Gelişmeyle güdülenen birey daha az bağımlıdır, diğerlerine daha az borçludur, diğerlerinin övgü ve şefkatine daha az muhtaçtır, onur, prestij ve ödül için daha az kaygılıdır. Sürekli kişilerarası gereksinim tatmini istemez ve aslında, bazen diğerleri tarafından engellendiğini düşünür ve bazı mahremiyet dönemlerini tercih eder. Sonuç olarak, gelişmeyle güdülenen birey diğeriyle bazı şeyler tedarik eden bir kaynak olarak ilişki kurmaz, onları karmaşıksız, eşsiz, bütün varlıklar olarak görür.

Diğer taraftan, eksiklikle güdülenen bireyler diğerleriyle faydalılık bakış açısından ilişki kurar. Diğerinin algılayanın gereksinimleriyle bağlantılı olmayan yönleri ya hepten gözden kaçar ya da sinirlendirici veya tehdit edici unsur olarak görülür. Bu nedenle Maslow' un dediği gibi, sevgi başka bir şeye dönüşür ve bizim "inekler, atlar, koyunlar, garsonlar,taksi şoförleri, hamallar, polisler veya kullandığımız diğerleriyle" olan ilişkilerimize benzer.

nightmare_storm 14.07.2008 11:11:38
Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek (2008) Yeni Kitabı
Öz-farkındalık büyük bir armağan, hayat kadar değerli bir hazinedir. Bizi insan yapan şeydir. Ama bedeli de çok ağırdır - ölümlülük yarası. Varoluşumuz, büyüyüp gelişeceğimiz ve kaçınılmaz bir şekilde ölüp yok olacağımız bilgisiyle gölgelenir.
Ölümlülük düşüncesi tarihin başından beri peşimizi bırakmaz. Dört bin yıl önce Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu'nun ölümü üzerine yukarıda alıntıladığım sözleri söylemiştir:
"Sen artık karanlıklar içindesin ve beni duyamaz oldun. Ben de öldüğümde Enkidu gibi olmayacak mıyım? Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum."

Gılgamış hepimiz adına konuşuyor. Onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız - her erkek, kadın ve çocuk ölümden korkar. Bazılarımız için ölüm korkusu genelleşmiş bir huzursuzluk şeklinde dolaylı olarak kendini gösterir ya da başka bir psikolojik bozukluk kılığına girer; bazılarımız ölümle ilgili açık ve bilinçli bir anksiyete yaşarken, bazılarımız için ölüm korkusu bütün mutluluk ve sevinci engelleyen bir dehşet haline gelir..."
Irvin Yalom


Sayfa: [ 1 ]