|
|
|
||
Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1327 Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1333 Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1589 Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1595 Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez. Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın "Size kadın olarak 'ekonomik özgürlüğünü kazanman, bireyselleşmen gerekiyor' deniliyor. Öte yandan hem geleneksel aile yapısı içerisinde varlığını sürdüreceksin, hem birey olmaya başladığında, aslında bu kadınlara ait bir yarılma başlıyor." Yazar Murathan Mungan, Anadolu’da 16 kentte geçen kadın öykülerinden oluşan "Kadından Kentler" kitabının tanıtımı için cumartesi (12 Nisan) İzmir’deydi. 16 kenti dolaşarak okurlarıyla buluşmayı amaçlayan Yazar Mungan, uzun yolculuğuna da, Kadından Kentler'in ilk öyküsünün geçtiği İzmir’den başladı. Etkinlik yolculuğu, kitaptaki gibi 16. kent olan İstanbul’da Esenler otogarında sona erecek. Neden bu karakterler ve bu kentler? Benim her hikaye kitabım, bir tema üstüne kurulur. Bir tema seçer ve temanın etrafında örüntülerim. Kıstırılmış ya da sıkıştırılmış iki kadının karşılaşması esası üstüne kurulu bütün öyküler. Bu öykülerin bir yerinde bu karşılaşmadan kimi zaman biri kimi zaman her ikisi yaşamlarının bundan sonrası için gerekli olan bir bilgiyle çıkarlar. Bu kimi zaman bir bilinç ışımasıdır, bir aydınlanma anıdır. Kimi zaman bir hayat bilgisinin doğrulanmasıdır. Kimi zamanda eşik atlamadır. İlk üç öykü biçimlendiği anda bunun böyle bir şey olacağını düşünmüştüm. Yüksek Topuklar romanı sırasında biriktirdiğim, kullanmadığım, aklımdan geçen malzemelerin yığılmış olmasının da getirdiği bir imkân sahasıydı. Kentlere nasıl karar verdiniz? Biz anonim bir kültürde yaşıyoruz. Ve bu toptancı kültür birey ile geneli figür ile aidiyeti sürekli eşleştirerek okuyor. "Kayserili, Diyarbakırlı ya da Samsunlu bir kadın nasıl olur?" diye okunsun istemedim. Mümkün olduğu kadar İstanbul aksı üzerinden, İstanbul ile taşra karşılaştırması üzerinden, kimi zaman taşraya gitmiş, kimi zaman oralı ama başka yerde yaşamış, kimi zaman orada öğretmenlik yaparken yaşamayı seçmiş ve kent ile kadın arasında birebir aidiyet ilişkisi kuramadım. Biz de polisi kötü gösteremezsin, savcıya adaletsizlik yaptıramazsın, bu tür kitabın temasının dışında budalaca tartışmalar zeminine girmesin istedim. Öte yandan, Türkiye’nin kuzey, doğu, güney, batısından bir takım kentler olsun istedim. Bir de seçimlerinde, örneğin; Diyarbakır’ı anlatıyorsam, oğlu dağda bir anne, ya da kocasını kaybetmiş bir genç gelin, bir gerilla kız, daha çabuk akla gelen, daha çok gazete ve dergi malzemesi olabilecekti. O alanın dışına çıkmak istedim. Kitap aynı zamanda bu karşılaştırma esası üzerine kurulu olduğu için bir noktadan sonra okurda karşılaşmalar beklentisi yaratsın ve oradan sıçramalar oluşsun istedim.Her öykü kitabımda olduğu gibi bir mimari proje gibi. Kadın kimliğinin ve kentlerin, Türkiye’nin dönüşümünde önemli iki gösterge olduğunu düşünüyorum. Kentler çok hızlı değişiyor. Çoğu zaman insanlar yaşadıkları kentleri tanımıyor. Örneğin, Nurhayat, kendin varoşlarından, sahil şeridine ilk defa inmiş, overlokçu, yengesinden kopamayan bir kız. Diğer öykülerde de var; yaşadığı kentlere yabancılaşmış ya da bir takım kentlerin altını kazdığınız zaman Rumlardan, Ermenilerden kalma evler görüyorsunuz. Bu coğrafyanın başka bir topografyası da var. Hâlâ kadın kimliği Türkiye’de bir politika nesnesi. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kıyafet devriminde erkekler boyunlarına bir kravat bağladılar, takım elbise giydiler ve sorunu çözdüler. Ama türbana varana kadar kadın kimliğinin nasıl giyineceği, nasıl görüneceği tartışılıyor. Türbanda da kadın kimliği bir nesne, pornografide de bir nesne. Kitap bunlardan birebir söz etmiyor. Kimi zaman iş düşümleri kimi zaman ışık gölge oyunları olarak var. Çünkü bu bir hikaye kitabı, bir sosyoloji kitabı değil. Benim bunlardan söz etme nedenim ise, bütün bu hassasiyetlere sahip bir yazarın kitabı olduğunu söylemek için. Kentler sadece dekoratif anlamda da yoklar. Kayserili Fikret Hanım’ın kılıç artığı olması bir işarettir. Ya da Diyarbakır’da karşılaşan iki kadının, ikisinin de Türkiye’nin batısından gelmiş figürler olması da bir işarettir. Ama onlardan biri Diyarbakır’ın Türkiye’nin vicdanı olduğunu söyler. Yani coğrafya ile kimlikler arasında bir kısa anlarla ilerleyen bir yapı kurmaya çalıştım ve istedim ki bu öyküler kitapta bitse bile okuyanların kafasında hayatta karşılaşacaklarıyla çoğalsın. Kitap okurda kendinin tanıklıkları, kendinin hikâyeleri ile devam etsin. Kitabın hazırlanışına ilişkin bir sorum var. Ben, İstanbul’dan bakılarak, bir Trabzon ya da bir Diyarbakır öyküsü yazılamayacağını düşünüyorum. Siz, anlattığınız bu kentleri gördünüz mü, havasını, kültürünü soludunuz mu? Sanınız bir edebiyat sanısı değil, aslında bir yanılgı. Dünya şiirinin belki de en önemli şairlerinden biri Arthur Rimbaud’dur. Hayatında hiç deniz ve gemi görmeden yazdığı Sarhoş Gemi dünya edebiyatının temel klasiklerinden biri sayılır. Böyle bakıldığında bu bir gazetecinin röportaj yaparken ki tutumu değildir. Sizin bu kanınız, aynı zamanda, ben öyleyim diye demiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın, yaratıcının dehasını, yaratıcılık eylemini fazla tanımamaktan ileri geliyor olabilir. Bu ne zaman bir açık haline gelebilir. O kenti, anlatma iddiasında olduğunuz zaman. Diyelim ki, Diyarbakır’ı hiç görmemişsiniz ama Diyarbakır’ın tarihi, geçmişi ya da şimdisini yazıyorsunuz. Her zaman yaratıcının yaratacağı kaynaklarla mekânlar arasında bir ilişki kurması gerektiğini düşünürüm. Yalnız, diyelim ki, Esenler otogarını ben yazdıktan sonra tekrar gittim Esenler’e baktım. Yazmadan gitmedim. Kimi, birebir fizik yanlışlar vardır. Onu birebir yazar olarak yapmamak gerekiyor. Dürbünün henüz bulunmadığı bir zamanda dürbün kullanıyorsanız, ne yaratıcılıkla açıklanır ne de deha ile. Sorunuz bağlamında şunu söyleyebilirim; benim hikâyelerim için gereken kısım kadar kentleri çok iyi çalıştım. Giysileri, yemekleri, gelenekleri, bazı binaları, bazı kimi bilgileri. Bu öyküler, o kentlerin ruhunu, geçmişini anlatma esası üzerine kurulmuyor. Bir taşra atmosferi yaratma esası üzerine kuruluyor. Bu kentlerin bir kısmını biliyorum, bir kısmını bilmiyorum. Bildiğim ile bilmediğim arasında öykülerin kendi iç dengeleri… Bunun ölçüsü nedir diyeceksiniz. Bunun ölçüsü her zaman çok iyi aşçıların, bir sözü vardır; el kararı, göz kararı diye. Yılların deneyimiyle ellerinin bildiği bir şeydir. Mesela Diyarbakır hakkında çok şey biliyorum. Bunu okura yüklemeye hakkın yok. Bir yazar dersini çok iyi çalışmalı ama bütün okumalarını, araştırmalarını okurla ortak adisyona dönüştürmemeli, hesabı beraber ödeyelim olmaz. Okura, hikayenin gerektiğini kadarını vereceksiniz. Kitap, kentler ile İstanbul akışıdır, diyorsunuz… Bütün taşra yıllardır İstanbul’u seyrediyor. Türk sineması İstanbul dışına çıkmadı. Türk edebiyatı İstanbul dışına çok geç çıktı. Şimdi de, Türkiye televizyonda yine İstanbul’u seyrediyor. İstanbul’u fethetmek, İstanbul’u ele geçirmek gibi, çok şiir de vardır. İsterse siyasi bir söylem olsun, isterse ezik bir türkücünün feryadı olsun. Hep bir İstanbul özlemi vardır. Türkiye’de hükümetler hep politikalarını İstanbul üstüne kurdular. İstanbul ayrı bir ülke, Anadolu ayrı bir ülke oldu. Bu kitapta kadınların İstanbul ile kurduğum ilişkisi ile Esenler otogarında(güzel bir bitiş) bitirmekle bu anlamda bunları düşündüren bir aks, bir gelgit de yaratmaya çalıştım. Kadınlar neden yalnız ve mutsuz öykülerde? ![]() Kadınlar mutsuz mu bilmiyorum ama Türkiye’de geleneksel toplum modelinin dışına çıkmaya başladığınızda bir tür yalnızlıkla bedellendiriliyorsunuz. Size kadın olarak ekonomik özgürlüğünü kazanman, bireyselleşmen gerekiyor deniliyor. Öte yandan hem geleneksel aile yapısı içerisinde varlığını sürdüreceksin, hem hayatını kazanacaksın, akıllı olacaksın, kimlik kazanmaya, birey olmaya başladığında aslında bu kadınlara ait bir yarılma başlıyor. Erkeklere ait bir sorun da bu. Geleneksel toplumsal sistemler modern çağın gerekleri ve kimlikleriyle örtüşmüyor. Kitapta kadın olmaktan çok, “olmak” meselesi var. Bunun üzerinde sıkça durduğunuz hissediliyor. Erkek olmanın bedelleri de ağır. Kitapta erkekleri hep geride tuttum. Kadın problemini erkek zulmü ile açıklama kolaycılığına yaslanmadım. Kitapta, bir iki kahramanın kocalarının iyi olması, neyi değiştiriyor. Bu bireylerin tek tek iyi olmasıyla başarılabilecek bir sorun değil. Özel mülkiyete, aileye ve devlete dayanan toplumsal sistemin temelindeki sıkıntının, gerginliğin, bizim yaşamlarımıza düşmüş izdüşümleri vardır diye düşünen birinin kitabı. Bu yüzden olmak tabii ki çok güç. Kitapta kimi sıkışık, kıstırılmış haller, kimi ümitsiz durumlar vardır ama kitap bana ümitsiz bir kitap olarak gelmiyor. Aksine bir şey öğrenmek, öğrenmeye açık olmak, eşik atlamak, yola devam etmektir. Başka çözümlerin, başka olasılıkların var olabildiğine inanmaktır. Diyelim ki, Meltem… Meltem nasıl bir eşik atlıyor. Kendiyle ve yaşamıyla barışıyor. Kanaat Turizmin Değerleri Yolcuları öyküsünde belki de son cümle olmasa, Meltem’i başka bir çözümsüzlükte bırakmış olurdum. Ama onu İstanbul’da bekleyen bir Tamer olması, onun hayata yeniden başlama gücü bulduğunu gösterdi. Nitekim Levent’in elini artık farklı sıkıyor olması, başka bir barışıklığı getiriyor. Modellerde ben ümit verdin vermedin noktalarına takılmadım. Sanatın işinin bu olmadığını bilirim. Ben insanların içlerinin kaldırma gücünü çok önemserim. İnsanlara üç günlük vaatlerle, şu olursa, şu toplumsal model ile geçersek, sen de bunu yaparsan mesele hallolur gibi son kullanma tarihi çabuk geçecek olan reçetelere değil, sen bir kere öğrenmeye, anlamaya açık olmak, kendisini başkası yerine koymaya, başka hayatları anlamaya açık olmak ve onun ötesinde, iç gücünü, dayanma gücünü, alınmama gücünü… Neden bu kadar önemsiyorsunuz bunu? İçinden yaşadığımız çağda, biraz hisseden ve düşünen insanların mutsuzluğunu temel nedenlerinden bir tanesi enformasyon fazlalığıdır. Bütün dünyanın bilgisi altında eziliyoruz. Hisseden, akıllı insanlar için sadece televizyon seyretmek bile umutsuzluk kaynağı artık. Enformasyon fazlalığının altında vazgeçmek, yaşama küsmek her şey mümkün. Bütün bunlara rağmen bir kaldırma gücüyle, içimiz nasırlaşmadan kanıksamadan bir yola çıkmak, sadece edebiyatın, sanatın yapacağı şey değil. Bizim insan modellenmelerimizde iç gücümüze çok önem vermeliyiz. Nasırlaşmadan, kanıksamadan. - Bu tanımladığınız ortamda insan dayanma gücünü nasıl bulacak? Ben de okurlarımla beraber arıyorum diyeceğim ama yuvarlık bir yanıt olacak bu da. Öncelikle, yaşama sevinci, yaşama tutunma, devam ettirme, yaşama sürekliliğini kazandırma inadı, inancını önemsiyorum. Benim anladığım sanat biraz bunun için. Yani sorunların saklanması, gizlenmesi için değil. Bütün bunların aslında algısal alanı politikadır. Dünyayı politika değiştirir. Politika derken Türkiye’de yapılan gündelik politikayı kastetmiyorum. Kadınları anlatmayı neden tercih ediyorsunuz. İyi bir edebiyat nesnesi mi? Kadınların daha zengin, daha renkli bir iç dünyaları olduğunu düşünüyorum. Dönüşüm ve değişimle, kadın kimliği arasında daha doğrudan bir ilişki var. Bir de ben kadınları seviyorum. Kendi yaşamımda da kadına ve çocuğa şiddet, tecavüz, hayvanlara saldırı, benim en fazla canımı yakan şeylerdir. Bu durumda hissettiğim öfke ve isyan, çocukluğumdan beri bana çok tanıdık gelir. Azınlıklarla kurduğum ilişki de öyledir. Kadın dönüşüme daha açık. Erkek kimliği daha çok vazgeçmelerle oluşuyor. İç dünyasından, duyarlılıklarından vazgeçiyor. Erkekler de bir kayıpla erkek oluyorlar. Kaba feminiz söylemlerinde bunu görüyorum. Mesela kadın topluma, kadın olmanın imtihanını vermek zorunda değil. En fazla anne olup olmadığına bakıyorlar. Ama erkek, 12 yaşındayken bir topluma erkek olduğunu ispatlamak zorunda. Eski eril aile törenlerinin, modern karşılıkları da var günümüzde. Gözyaşı ile kurduğu ilişki bile erkekten alınmış, orada da bir kaybı var. Sistem bir tek cinsi sakatlamıyor ki. ![]() Bir politika söylemi içinde bakacak olursak, dünyada itiraz ettiğim şeylerden bir tanesi de, bu erkek egemen söylem ve toplum içerisinde kadının konumlandırılışı. Dolayısıyla bu duyarlılığa sahip biri olarak benim bu malzemelere uğramamam söz konusu değil. Bir de yazar olarak sahip olduğumu düşündüğüm iyi özelliklerim var. İyi bir gözlemciyimdir, öyle de söylüyorlar. Sürekli öğrenmek, gelişmek, takip etmek. Hem dünyaya bakışımla ilgili, hem de işimin içinden de bakıyorum. Bir de ben aynı şeyleri yapmayı sevmiyorum. Şimdi bir oyun hazırlıyorum. 8 kadın öyküsü göreceksiniz sahnede. Hem buruk hem de güldüren öyküler. Tema üstüne kurulu dediniz kitap için. Okurdan ne bekliyorsunuz bu kitap için? Türkiye’de çok alışılmadık bir beklenti bu ama tema üstünden okusunlar. Yani bu kitabı hangi temayı seçmişse onun dışına çıkmayı tercih etmiyor kitap. Bir karşılaşma anı üstüne kurulu. Bir başkası çıkar, yine karşılaşma üssüne 10 tane başka bir öykü yazar. Bir kitap bütün dünyayı almaz içine. Biraz da kitapta kurulan ilişki konusunda bizim kültürel eğitimimizin zayıf olduğunu düşünüyorum. Mesela, Almanya’da Fransa’da okurun sormadığı kimi sorularla Türkiye’de karşılaşıyorsun. “Kitap nasıl okunur” kadar basit bir cümlenin arkasında kültürel boşluklar var. Esenler Otogarı, Türkiye manzarası olarak sunuluyor son öyküde. Peki, siz, bugünkü Türkiye manzarasında ne görüyorsunuz? Türkiye’nin politika yapma konusunda kendi iç dinamiklerini kaybettiğini düşünüyorum. Türkiye’de politika artık dünya dinamikleriyle yapılma durumuna geldi. Açık ve net olan bir şey var; Türkiye’de şu anda biten şeyin politika olduğunu düşünüyorum. Politika bittiği için bu sorunları bu şekilde çözemeyeceğimi düşünüyorum. (EZÖ/TK) Demokrat radyo - İzmir(alıntı) * Mungan'ın kitabında yer alan 16 kent şöyle: İzmir, Adana, Trabzon, Bursa, Samsun, Amasya, Ankara, Sinop, Afyon, Kırşehir, Erzurum, Diyarbakır, Kayseri, Gümüşhane, Mersin, İstanbul (Esenler Otogarı). İçindekiler 1 Kordonboyu'nda Ömer Çavuş Kahvesi 2 Adana Sıcağında Erguvanlar 3 Trabzon Burması 4 Yakası Beyaz Kürklü Taba Rengi Kaban 5 Samsun Sigarası, Tütün Balyaları, Tamaron 6 Amasya'daki Teyze 7 "Burası Ankara İl Radyosu, Şimdi..." 8 Sinop'a Gelin Giden 9 "Kanat Turizmin Değerli Yolcuları" 10 Hayat Hanım, İlk Tayin 11 Annemin Çektiği Fotoğraflar 12 Diyarbakır Surlarında 13 Lüks Terzi'nin Kızları 14 Gümüşhane Çok Uzak 15 Tantunicinin Karısı 16 Esenler Otogarı |
||
|
||
| Murathan MUNGAN / SAHTİYAN Sıkça ve ihtiyaç duydukça kullandığım ama hiçbir zaman unutmadığım hep önümde, ardımda, belleğimde, ufkumda yer eden bir kavramdır bu ülkeye dair ve gerçek olan: Tuhaf Ülke! Gerçekten de sade, kimi insanlar değil, ülke, tuhaf. Edebiyle demokratik rüştünü ispat etmiş ülkelerde ilk ağızdan sayabileceğimiz onlarcasını, baştacı edecekleri kafası çalışan eli kalem tutan itibar sahibi aydınları, “Neden yaşıyorsunuz, sizin yeriniz bırakınız bu ülkeyi bu dünya bile değil” demeye getiren bir çılgınlıklar komedyasını, habire tekrar ederek sıkça yaşıyoruz bu tuhaf ülkede. Sıra Mungan'da mı? Adeta sıraya koymuşuz. Hrant Dink, Orhan Pamuk, Mehmed Uzun, Yaşar Kemal ve nicelerini… Şimdi de, sırada Murathan Mungan mı var, ne! Yaşananları biliyorsunuz; içlerinde asırlık çınar Vedat Türkali ile bir grup aydının yer aldığı edep şahsiyetleri Demokratik Toplum Partisinin kapatılma girişimlerine karşı olduklarını ve Kürt Sorununun demokratik yollardan çözümüne taraftar olduklarını “beyan” için Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki (TBMM) grup salonunu ve DTP’lileri ziyaret ettiler. Ziyaret, bu haliyle medyaya da yansıdı. Buraya kadarı normal. Ama bir de bundan sonrasının medyaya yansıyış biçiminin normal olmayan tarafı var. Asıl ilginci de, o tarafı. DTP’li milletvekillerinin parlamentodaki odasında ziyareti gerçekleştiren şahsiyetler oturmuş sohbet ederken; sohbetin bir yerinde 68 kuşağının popüler ismi Daniel Cohn Bendit’in “Avrupa Birliğine girerseniz Gay Belediye Başkanlarınızın da olabileceğini bilin” demesi üzerine, Murathan Mungan’ın “Ben aday olurum” sözünün, daha sonra medyaya yansıyış biçimi. Daha sonrasında da kimi medya organlarının bu yansıyış biçiminin üzerinden “gazetecilik” yaptığını sanarak bir aydını, entelektüeli “vurma” mantığının etik dışılığı. Doğrusu daha 1981’de yazdığı ve ödül de aldığı şiirinde bile “Yani ki eksik babalardır bazı çocukların bütün eşcinselliği”* diyen Murathan Mungan neredeyse yaşamı boyunca “gay kimliğini” hiçbir zaman “promosyon” konusu yapmamış, ve de gizlememiş bir edebiyatçıdır, aydındır. En zor dönemlerde bile kişilikli duruşunu haysiyetle korumuş bir kalem efendisidir. Belden aşağı vurmak... Murathan Mungan’a yapılmaya çalışılan, bu tuhaf ülkede yaptıkları işlerle, yani edebiyatçılıkları ile edebiyatları ile anılmayı, tartışılmayı bekleyen aydınların amiyane tabiriyle “belden aşağı” vurulmaya çalışılmalarının kötü tezahürüdür. Alıntıdır |
||
|
||
| Murathan Mungan Site Adresi: Register or Login 2010 Sonuna Kadar Düzyazı Başlığı biraz uzatmak adına "2010 Sonuna Kadar Dere Tepe Düzyazı" da diyebilirdim. Kimi zaman işimle ilgili bazı yeni öneriler geliyor bana. Hemen herkese biraz esprili bir dille şu yanıtı veriyorum: "Değil yeni bir projeye kalkışmak, 2010 Sonuna kadar kimselere selam bile verecek durumda değilim." Bir boğa inadıyla, belli bir çalışma programı içinde yaşamı takvimlendirerek ilerleyen biri olduğum, beni izleyenlerin yabancısı olduğu bir şey değil elbet. Örneğin geçen gün, önümüzdeki yıllarda tamamlamayı düşündüğüm yazı kitaplarının adlarını alt alta sıralamaya kalktım, baktım tam 12 kitap ediyor. Bazılarının fikri çok eskilere dayanıyor, bazıları ise son yıllarda oluşmuş tasarılar. Bu kitapların ilkini 2008'in sonbaharında yayımlamayı düşünüyorum: Hayat Atölyesi. 2002 yılında Milliyet gazetesinin haftalık kültür-sanat ekinde tam sayfa olarak yayımlanan "geniş" köşemin adıydı "Hayat Atölyesi". Orada haftalar boyunca yayımlanmış yazılarımdan bu kitap için bir seçme oluşturuyorum şimdi. Eski yazıların üstünden geçmek, yeni yazı yazmaktan her zaman daha güç olmuştur benim için. Zamanın pirincini ayıklamak gibi bir şeydir bu. Dört bölümden oluşacağını sandığım bu kitaba adını veren "Hayat Atölyesi", aynı zamanda üçüncü bölüm olarak yer alacak kitabın içinde. Diğer bölümlerin adlarıysa sırasıyla şöyle: "İstediler Yazdım", "Sordular Söyledim", "Yazmasam Olmazdı". Başlıkları, bölümlerin içeriği konusunda sizlere şimdiden bir fikir verir diye saydım. Kitabın neredeyse hazır olan kapak tasarımını, düzyazı kitaplarımın tümünü tasarlayan Pınar Kazma yaptı. *** Konuyu açmamın bir nedeni, Milliyet Sanat dergisinde yayımlanan "Origami"nin katlanmış kâğıtlarının ileride nerelere gideceğini, hangi kitaplarda nasıl toparlanacağını şimdiden merak eden tezcanlı okurlar içindi. Bunlardan bir bölümünün ileride ne olacağını ben de bilmiyorum doğrusu. Bildiklerimi söyleyebilirim: "Origami" sayfalarında yayımlanan sonu üç nokta (…) ile biten başlıklı yazıların tümü, Şiir Kitabım'a gidecek. Bu başlıkların, yazıların ilk cümlesinden alınma ilk birkaç sözcükten oluştuğu meraklılarının gözünden kaçmamıştır. Günün birinde Şiir Kitabım bir bütün olarak kitaplaştığında, sanırım bu özellik büsbütün görünürlük kazanmış olacak. Bu notları, daha önce kimi yazarların da yaptığı gibi numaralandırarak yayımlamak da bir yoldu elbet. Nitekim söz konusu bu kitaptan alınma ilk dört bölüme Elli Parça içinde yer verirken ben de böyle yapmıştım, ama bunların tümünü numaralı başlıklarla yayımlamanın okuru; her birine tek tek başlık bulmak zorunda kalmanın da beni gereksiz yere yoracağını düşünerek sonunda bu yola gittim. Her yazının giriş cümlesinden alınan ilk birkaç sözcük, o yazının başlığını oluşturdu. Böylelikle şiir sanatına ilişkin bu yazılara sayfa içinde "ayırıcı" bir özellik kazandırdığımı düşünüyorum. Bu örneği anmamın bir diğer nedeni, çalışmalarımı nasıl yöntemlendirdiğim konusunda özel merakları olan okurları bilgilendirmek; hem ileride yayımlanacak olan bir kitabın harcını çatma, hem şimdinin dergi sayfalarındaki dağılım kompozisyonunu aynı anda nasıl gözettiğim konusunda fikir vermek içindir. Şimdiden belirtmek erken mi bilmem: Zaman içinde bu doğrultuda biriken notlardan oluşacak olan Şiir Kitabım, sanırım benim şiir sanatı ve poetikalar konusunda yazılmış tek kitabım olacak. *** Bazı okurların benim özellikle deneme kitaplarımı sevdiklerini, izlediklerini biliyorum. Onlar dere tepe düzyazı seviyorlar. Bugüne kadarki yazı serüvenimden anlaşılmış olduğunu sanıyorum. Her kitap için ayrı oluşturduğum havuzların zaman içinde dolmasıyla ilerliyor kitaplarım. Benden önce başka yazarların denemiş olduğu "fragman"lar ya da "okuma notları" denebilecek bu kısa yazı biçimini, ben de özellikle "Hayat Atölyesi"nde büyük ölçüde kullanmakla birlikte, yeni keşfediyor sayılırım. Kimi konular malzemesi gereği uzun yazılara doğru derişirken, kimileri şimşek çakımı aydınlanma anlarına gerek duyarlar. "Fragman biçim" diye adlandırılan bu kısa yazılar doğaları gereği, konu hakkında başkalarının zihninde bir kıvılcım tutuşturmayı ve birlikte düşünerek konuyu köpürtmeyi amaçlar. "Origami" başlığı altında dergide yayımlanacak bu çeşit kısa yazılarımın çoğunun, adını 227 Sayfa koyduğum kitaba doğru ilerlediğini şimdiden söyleyebilirim. Bu kitabı da daha sonra benzer adlı bir diğer kardeşi izleyecek. *** Meskalin 60 draje ile başlayan Bir Kutu Daha ile süren düzyazılarımı içeren kitapların üçüncü ve son halkası Son Bir Kutu Daha, yirmi yazıdan oluşan bir kitap olacak. Burada yer alacak yirmi yazının adı, konusu, içeriği şimdiden belli; bir bölümünün notları hazır. Ne var ki, benim onların başına çökmem gerekiyor. Son Bir Kutu Daha'nın yirmi yazıdan oluşması ise rasgele bir karar değil. Böylelikle kendini üç kitap boyunca kateden bu diziyi zamanla yüz yazıya tamamlamış olacağım Meskalin 60 draje içindeki sinemayla ilgili kimi yazılar, daha sonra Kullanılmış Biletler içinde yer aldığı için, haliyle bu kitaptan sökülmüş olacaklar. Drajelerin sayısı eksilmesin diye, onların yerine yenileri yazılacak ve daha ileri bir tarihte bu ayıklanmış, yenilenmiş haliyle Meskalin 60 draje, Bir Kutu Daha, Son Bir Kutu Daha hep birlikte yüz yazıdan oluşan ve adı Meskalin 100'lük Paket olan tek bir kitap halini almış olacak. Bütün bunlar ne zaman mı olacak? Bilmiyorum. Bütün bunları niye mi anlatıyorum? Bilmiyorum. Belki erken ölmekten korkuyorumdur. Bunları tamamlayamadan, sizler öğrenemeden çekip gitmekten. Her zaman yaptığım gibi akrabam bildiğim okurlarımla paylaşmak isteğinden. Belki de düpedüz gevezeliğimden. Artık siz karar verin. *** "Meskalin" dizisinde yer alan kitaplarda yer alan kimi yazıların sonrasına ilişkin kimi gelişmeler, tartışmalar ya da benzer durumlar nedeniyle aynı konularda bir kez daha söz alma gereği duyduğum yazıları Çift Dikiş Yazılar başlığıyla ayrı bir kitapta toplamayı düşünüyorum. Bu özelliğiyle bu üç kitabın yakın akrabası sayılabilecek olan Çift Dikiş Yazılar'ın ancak Meskalin 100'lük Paket tamamlandıktan sonra bütünlenebileceğini sanıyorum. "Origami"nin diğer yazıları ise zaman içinde olasılıkla Stüdyo Kayıtları, Tuğla adlı kitaplara dağılacaklar. Bu arada şimdiden söyleyeyim, kendi açtığım çeşitli havuzların sularıyla beslenen bu dağınık düzen yazıları, dergi sayfalarında bir arada tutan bir bağlamı adlandırmak için kullanıldığım "Origami" adını, ileride bir kitap adı olarak kullanmayacağım. Düzyazı listemi oluşturan söz konusu bu 12 kitap içinde Geçerken Söylenmiş Sözler ile Anlatmanın Stratejisi ve Zihin Kurmak, adlarını şimdiden anabileceğim kitaplardır. Niçin yazıyorum, daha başka hangi konularda yazmalıyım, değinmem gereken daha başka neler var, yazımı nasıl biraz daha derinleştirebilirim, yaşım ilerlerken yazıma ve kalemime ne yönde bir tutumluluk kazandırmalıyım ve benzeri konulardaki yazıları ise adına şimdilik "Yazının Dönemeçleri" dediğim bir kitapta toplayacağım. Nasıl Şiir Kitabım şiir sanatı ve poetika üzerine belki de tek kitabım olacaksa, bu kitap da "düzyazının doğası üzerine" tek kitabım olacak. Bu kitabın kimi parçalarına yakında "Origami"nin katlanmış kağıtları arasında rastlayacaksınız. Benim zamana verdiğim kumaşlar bunlar, gerisi zaman denen terzinin ömrüme biçtiği makasa bakıyor. 5 Mart 2008 |
||
|
||
| Murathan Mungan Özgeçmişi: Murathan Mungan, 21 Nisan 1955’te Istanbul’da doğdu. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları, memleketi olan Mardin’de geçti. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirdi. Aynı bölümde “master”ını tamamladı. Ankara’da Devlet Tiyatroları’nda ve Istanbul’da Şehir Tiyatroları’nda “Dramaturg” olarak çalıştı. 1987’de günlük gazete olarak yayımlanan Söz gazetesinde,“Kültür-Sanat Sayfası” editörlüğü yaptı. 1988’ten beri serbest yazar olarak çalışmakta ve halen Istanbul’da yaşamaktadır. 1991’de Remzi Kitabevi’ne “Çilek” amblemli kırk kitaplık özel bir koleksiyon dizisi hazırlayarak bu diziyi yönetti. Mungan, çeşitli dergi ve gazetelerde şiirler, öyküler, metinler, deneme, eleştiri ve incelemeler yayımlayarak adını duyurdu. İlk kitabı 1980’de yayımlandı. Aynı zamanda ilk oyunuydu bu: Mahmud ile Yezida. Şehir Tiyatroları’nda çalışırken, “Gençlik Günleri” adını verdiği daha sonra her yıl tekrarlanacak olan kapsamlı bir şenliğin yöneticiliğini yaptı; programlar sundu, yönetti. Murathan Mungan’ın sahnelenen ilk oyunu, Orhan Veli’nin şiirlerinden kurgulayarak oyunlaştırdığı Bir Garip Orhan Veli’dir. İlk kez 1981’de sahnelenen bu oyun, yirmi küsur yıl boyunca sahnelendi ve 1993’te kitap olarak basıldı. Yazarın Mezopotamya Üçlemesi adını verdiği ve üç oyundan oluşan üçlemesinin ilk oyunu Mahmud ile Yezida yurtiçinde ve yurtdışında birçok topluluk tarafından sahnelendikten sonra, profesyonel olarak ilk kez 1993’te Ankara Devlet Tiyatroları tarafından oynandı. Üçlemenin ikinci halkası olan Taziye ise, ilk olarak 1984’te Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenmiştir. 1992’de, halkanın üçüncü oyunu olan Geyikler Lanetler’ in tamamlanmasıyla birlikte, Metis Yayınları, üçlemeyi oluşturan bu oyunları, üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlamıştır. 1994’te bu üç oyun bir yıl boyunca Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez olmak üzere arka arkaya Antalya Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenmiş, gene aynı yıl Istanbul Uluslararası Tiyatro Festivali’nde, üç oyun ardı ardına tam “on bir saat süren bir gösteri” olarak iki kez tekrarlanmıştır. 1999 yılında Ankara Devlet Tiyatroları yapımı Geyikler Lanetler, aynı yıl Berlin’de, uluslararası bir tiyatro şenliği olan “Theater der Welt”e çağrılmış ve Schaubühne’de gösterilmiştir. Aynı oyun 2003 yılında Yunanistan’da Selanik Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Geyikler Lanetler oyununa kaynaklık eden yazarın Cenk Hikâyeleri kitabındaki “Kasım ile Nasır” adlı öyküsü, 1994’te İtalya’da “La Mamma Umbria”da sahnelenmiştir. Aynı öykü 2004’te farklı bir yorumla Diyarbakır Sanat Merkezi tarafından sahnelenmiştir. Gene aynı kitapta yer alan “Şahmeran’ın Bacakları” adlı uzun hikâyesi, çeşitli topluluklar tarafından sahneye uyarlanmıştır. Yazarın Lal Masallar adlı öykü kitabındaki “Muradhan ile Selvihan ya da Bir Billur Köşk Masalı” adlı öyküsü, 1987’de, ilkin Fransa’da, Lulu Menase yönetiminde Théâter Des Arts de Cergy-Pontoıse’da, ardından Nurhan Karadağ yönetiminde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Sahnesi’nde sahnelenmiştir. Aynı öykü, Amerika’da Penguen Books’un “Dünya Hikâyeleri Antolojisi”ne seçilmiştir. Bosna-Hersek’te yayımlanan Türk öykücülerini içeren bir seçkideyse bu öykünün Boşnakça çevirisi yer almıştır.Yazarın gene Cenk Hikâyeleri kitabında yer alan“Binali ile Temir” adlı bir diğer öyküsü, 1991’de Ankara Deneme Sahnesi tarafından, 1999’da ise Adana Tiyatro Atölyesi tarafından sahnelenmiştir.2000’de yazarın bir öyküsü daha sahneye aktarılmış, bu kez de Beşinci Sokak Tiyatrosu, “Dumrul ile Azrail”i, Istanbul Festivali’nden sonra, dünyanın önemli tiyatro festivallerinde, Avusturya, Almanya ve Tunus’un yanı sıra Hollanda’nın çeşitli kentlerinde sahnelemiştir. 2003 yılında Kopenhag’daki “Bette Nansen Theater”da, yazarın “Sayfadaki Gibi”adlı kısa oyunu, bazı Doğulu yazarları bir araya getiren ortak bir proje olan “Bin Bir Gece” içinde yer almış, aynı oyun 2005 yılında İngiltere’de “1001 Nights now” adıyla Nottingham Playhouse’da sahnelemiştir. Murathan Mungan 1989’da, İngiliz yazar Nell Dunn’ın “Steaming” adlı oyununu “Kadınlar Hamamı” sahneye koymuştur. Mungan’ın döneminde Ankara İl Radyosu’nca seslendirilen iki tane de radyo oyunu vardır: Dört Kişilik Bahçe ve Ölümburnu. Mungan bir tanesi filme alınan üç tane de film senaryosu yazmıştır. 1984’te Atıf Yılmaz tarafından filme alınan Dağınık Yatak’ın yanı sıra Dört Kişilik Bahçe ve Başkasının Hayatı adlı iki senaryosu daha vardır. Bu üç senaryo 1997’de üç ayrı kitap olarak aynı anda yayımlanmıştır. Gazete ve dergilerde İlk yazıları 1975’de yayımlanan Mungan, yirmi yıllık yazı serüveninin çeşitli ürünlerinden yaptığı bir derlemeyi kırkıncı yaşı nedeniyle Murathan’95 adlı bir kitapta toplamıştır. Bu kitapla birlikte başlayan özel toplama kitapları, şiirlerinden kendinin yaptığı özel bir seçmeyi içeren numaralanmış tek baskı olarak yayımlanmış Doğduğum Yüzyıla Veda ile sürmüş, bunu, 13+1’de şiirlerini, 7 mühür’de kimi öykülerini bir kutu içinde bir araya getirdiği toplamlar ve Türk şiirinde şimdiden bir “kült kitap” olmuş olan Yaz Geçer’in onuncu yılı nedeniyle yapılan büyük boy özel baskı izlemiştir. Ellinci yaşı için hazırladığı ve yalnızca 2005’te yayımlanıp baskısı bir kez daha tekrarlanmayacak Elli Parça kitabı da bu özel kitaplardandır. Beş bölümden oluşan ve her bölümü ayrı bir yazar tarafından kaleme alınan bir Bülent Erkmen projesi olarak 2004’te yayımlanan Beş peşe romanında da yer almıştır. Murathan Mungan, bu arada yabancı yazarların öykülerinden ve yazılarından oluşan çeşitli seçkiler yayımlamayı sürdürmektedir. İlk öykü seçkisi Ressamın Sözleşmesi’ni, daha sonra Çocuklar ve Büyükleri, Yazıhane, Yabancı Hayvanlar, Erkeklerin Hikâyeleri ve Kadınlığın 21 Hikâyesi adlı öykü ve yazı seçkileri izlemiştir. Bütünüyle özyaşamöyküsel bir malzemeden yola çıkan ilk anlatı kitabı Paranın Cinleri’ni 1997’de yayımlamıştır.Şiir ve öykü arası bir dil ve kıvam tutturduğu yazınsal metinlerini bir araya topladığı Metinler Kitabı ise, 1998’de yayımlanmıştır.Mungan’ın kimi şiirlerinin Kürtçeye çevirisinden yapılan bir toplam Lı Rojhilate Dile Min (Kalbimin Doğusunda) adıyla 1996’da yayımlanmıştır.Mungan, bugüne değin çoğu “Yeni Türkü” topluluğu tarafından seslendirilmiş olan şarkı sözleri yazmıştır. Yazdığı şarkıların Türkiye’nin önemli şarkıcıları, toplulukları tarafından yeniden seslendirilmesiyle oluşan ve “tribute” sayılabilecek Söz vermiş şarkılar adlı “cover” albümü 2004’te yayınlanmıştır.2006’da bugüne dek yazdığı tüm şarkı sözlerini gene aynı ad altında bir araya getirerek kitaplaştırmıştır. Yazıları, şiirleri ve kimi kitapları bugüne değin İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Yunanca, Fince, Boşnakça, Bulgarca, Farsça, Kürtçe ve Hollanda diline çevrilerek çeşitli dergi, gazete ve antolojilerde yayımlanmıştır. Murathan Mungan, 1985’ten bu yana Istanbul’da yaşamaktadır. İlk kitapları farklı yayınevleri tarafından yayımlandıktan sonra, 1986’da Remzi Kitabevi’ne, 1992’de de Metis Yayınları’na geçmiştir. Halen aynı yayınevindedir. |
||