|
|
|
||
Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1327 Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1333 Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1589 Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1595 sağol |
||
|
||
| bişi değil yaa:d | ||
|
||
| Nuray iş çıkışında Nil'i de alarak yeni açılan alışveriş merkezine doğru yola çıkmıştı. Trafik yoğun olduğu için Gül serviste sıkıntıdan patlıyordu. Emre kitabının yarısına gelmesinin şerefine arkadaşlarıyla bu akşam toplanmayı düşünüyordu. Hale bir giyim mağazasında kendine yeni bir elbise deniyor, elbisenin yırtmacının derinliğine bakıyordu. Kemal Bey, Serap Hanım'la aysonundaki toplantı hakkında görüşlerini bildiriyor. Serap Hanım, sinemadaki filme yetişip yetişemeyeceğini düşünüyordu. Nil, Nuray'ın bir parti için bu kadar uğraşmasını anlamsız buluyor bir yandan da eve gitmeyi düşünüyordu.Burak akşam için Emre'yi arayıp nerde kutlama yapacaklarını düşünüyordu. Trafik sıkışıklığından iyice sıkılan Gül, cep telefonunu çıkartıp Emre'ye mesaj çekti. "Bay dedektif, acaba bu akşam görüşsek sizin için uygun olur mu, yine ne uğraşılar içindesiniz acaba?" Mesajınız gönderilmiştir. Burak'la telefon görüşmesini bitiren Emre telefona gelen mesajı okuyup gülümsedi. "Bu akşam dışarı çıkmaya ne dersin? Seni 8'de alırım, yeni projeler içerisindeyim" Eve ulaştığında mesajın sesiyle telefonu çantasından alıp baktı. Umarım yarım saat içinde hazırlanırım diye içinden geçirdi. G.T.(Mezbahadaki Ceset) |
||
|
||
| Konunun adı değiştirilse iyi olacak aslında. Öykü ile uzaktan yakından alakası yok. | ||
|
||
Konunun adı değiştirilse iyi olacak aslında. Öykü ile uzaktan yakından alakası yok. Canın kime sıkılıyorsa git onunla derdini hallet artık insanları biraz rahat bırak herkesin hayatı mükemmel değil
|
||
|
||
| Ne alaka yahu? Gökhan'ın adı çıkmış 9'a inmedi gitti 8'e. =) Gayet mantıklı bir mesaj yazmış. Sorun olan nedir? | ||
|
||
| Öyküler konusunda Romana doğru yol aldığını söylediğimden dolayı , canımın sıkkın olduğu fikrine varman bir hayli garip. '' Gerçek ya da düş ürünü bir olayı aktaran kısa düz yazı şeklindeki anlatıya öykü veya eski adıyla hikâye denir. '' |
||
|
||
| Sorun şu siteye geldiğinden beri yaptığı tek şey saldırmak ne yapmak istediğini anlıyorum neyi ispat etmeye çalıyor çok iyi müzik bilgisi olduğunu mu? Çok yapıcı bir insan tebrik ederim. Kimse burada yetenek sergilemiyor en azından ben kendi adıma konuşuyorum. Herkesin sorunları var, burada toplanma amacımız hıncımızı burada çıkartmak diğer insanları incitmek, nefret ve şiddet kusmak değil. Sıkıldım tavrından, ilgi çekmeye çalışan 5 yaşındaki çocuk gibi davranıyorsun. Bilgin varsa kimseyi kırmadan paylaş buna kimsenin itirazı yok , kişisel olarak tavrından sıkıldım. Biliyor musun? Dışarda senin gibi binlerce insan var. Alçakgönüllülük hakkında en ufak bilgin olduğunu sanmıyorum. Enes, seni bu konuyla alakalı olduğunu sanmıyorum, muhatabım sen değilsin. |
||
|
||
Öyküler konusunda Romana doğru yol aldığını söylediğimden dolayı , canımın sıkkın olduğu fikrine varman bir hayli garip. Sağol ya ben bunu ortaokulda öğrenmiştim bilgine ihtiyacım yok ne yaptığımın da farkındayım. Derdin ne anlamıyorum ? Cidden derdin ne, alıp veremediğin nedir?
'' Gerçek ya da düş ürünü bir olayı aktaran kısa düz yazı şeklindeki anlatıya öykü veya eski adıyla hikâye denir. '' |
||
|
||
| Kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatı türlerinden ayrılır. Öyküde, olayın geçtiği yer sınırlı, anlatım özlü ve yoğundur. Karakterler belli bir olay içinde gösterilir. Bu karakterlerin de çoğu zaman sadece belli özellikleri yansıtılır. Konu tümüyle düş ürünü olabilir, ya da son derece gerçekçidir. Genellikle ironik bir rastlantı yoluyla yaratılan özel bir an üzerindeki yoğunlaşma sürpriz sonlara olanak verir. Örnek olarak Binbir Gece Masalları 200 sayfa civarındadır. |
||
|
||
Sorun şu siteye geldiğinden beri yaptığı tek şey saldırmak ne yapmak istediğini anlıyorum neyi ispat etmeye çalıyor çok iyi müzik bilgisi olduğunu mu? Çok yapıcı bir insan tebrik ederim. Kimse burada yetenek sergilemiyor en azından ben kendi adıma konuşuyorum. Herkesin sorunları var, burada toplanma amacımız hıncımızı burada çıkartmak diğer insanları incitmek, nefret ve şiddet kusmak değil. Sıkıldım tavrından, ilgi çekmeye çalışan 5 yaşındaki çocuk gibi davranıyorsun. Bilgin varsa kimseyi kırmadan paylaş buna kimsenin itirazı yok , kişisel olarak tavrından sıkıldım. Biliyor musun? Dışarda senin gibi binlerce insan var. Alçakgönüllülük hakkında en ufak bilgin olduğunu sanmıyorum. Enes, seni bu konuyla alakalı olduğunu sanmıyorum, muhatabım sen değilsin. Doğru söyleyeni 7 köyden kovarlar. Diye bir atasözü vardır , bilmem bilirmisin Foruma üye olduğumdan beri hiç bir müzikal konuya söylediğin türden mesaj attığımı hatırlamıyorum. ( Laf olsun diye yazmayalım )Yetenek sergilemek gibi bir amacım olmadığını biliyorsundur. Ama yok ille sergiliyorsun diye direticeksen.. '' Bir mesajımı örnek ver , şurda şurda kas gösterisi yapmışın '' De ki insan olduğunu düşüneyim. Tavrımdan sıkılabilirsin , ama hiç umrumda değil. Değişmeyen birşey , değiştirilemez 5 yaşındaki çocuk olayına hiç girmiyeceğim.. Sonuçta benden yaşça büyük olman , daha akıllı olduğunu değil , daha yaşlı olduğunu gösterir.'' Dışarda benim gibi binlerce insan var '' Evet var ? Ne olmuş , senden hiç yok mu yani ? Saygılarımla.. '' ABLACIM '' |
||
|
||
Gökhan değişmeyeceğin konusunda da haklısın sinirim kalmadı cevap da yazasım yok hiç de kızdıramadın beni
|
||
|
||
| Enes 1 kişi daha bul '' Kızma Birader '' oynayalım. | ||
|
||
Sevdiğim için yazıyorum, yazacağım da. Sadece yazmayı sevdiğim için yazıyorum. |
||
|
||
| Gül üzerine mavi bir elbise ve hırka giymişti.Kahküllerini firkete yardımıyla toparlayıp saçlarını balık sırtı örmüş ve gözlüklerini çıkartmıştı. Aynaya bakıp en son ne halde olduğunu inceledi. Emre geldiğini haber vermek için Gül' ü aradı. Biraz sonra aşağıda olacağını söyleyip Gül telefonu kapattı. Kapıyı açtığında serin bir rüzgar yüzünü okşadı. Yazın son günleri diye içinden geçirdi. Karşısında duran Emre' ye elini uzatıp yürümeye başladılar. İki yanıda ağaçlarla çevrili caddede yürürken ağaçların dalları rüzgarla dans ediyordu. Yaprakların sesi müzik gibi caddeye yansıyordu. Ağaçların altında biriken yapraklar, çöp kutusunu karıştıran kediler, dükkanın önünü süpüren adam. Emre, Gül' ün gözlerine baktı ve durdu. Ona sarıldı. Gül bir süre afallayıp ne yapacağını şaşırdı, daha sonra toparlandı. "Bu kadar duygusallığın karşısında şaşırdığımı itiraf etmeliyim, yoksa sırada çiçekler mi var? Nereye sakladın bakalım çiçekleri?" dedi gülümseyerek. "Çiçekler? Aklıma hiç gelmedi. Ama istediğin madem çiçekse..." deyip durdu ve ağacın yanındaki bir gelinciği kopartıp Gül' e uzattı. "Bu akşamın anısı için küçük ve uzatıp verdiğim bayan kadar güzel, bir çiçeği kabul eder misin?" dedi. Muzur bir tebessüm ile Gül, çiçeği alıp teşekkür etti. Yakamoz sokağının bitimindeki ufak bir kafeye girdiler. Burak onları hazırlattığı masada bekliyordu. İçeri giren Emre' yi gördünce kalkıp onları karşıladı. Masaya oturup kısa bir tanışma faslından sonra uzun bir sohbet başladı. Yemekler yenilmiş, kahveler içilmişti. Müzik kutusunda güzel bir şarkı çalıyordu. Emre, Gül' ü kaldırıp şarkı eşliğinde dans etti. Gül' ün buzları çözülmüş Emre' ye sarıldı. Emre başını eğip Gül' e baktı.Gül ona baktığında düşen perçemini alıp düzeltti. Burak elindeki kahveyi içiyor bir yandan da cep telefonuna gelen mesaja cevap yazıyordu. G.T.(Mezbahadaki Ceset) |
||
|
||
Sevdiğim için yazıyorum, yazacağım da. Sadece yazmayı sevdiğim için yazıyorum. Hala öykü diyor Hani nerede ?? Bizede göster..
|
||
|
||
| Madem çok iyi biliyorsun sen yaz da öykü nasıl oluyormuş görürüz. | ||
|
||
| Öykü yazmak için öyküleri sevmek gerekiyor. Öykü yazmayı ve okumayı hiç sevmem. '' Öykü '' Konulu bir başlığın altında roman yazıyorsun. Bunun için başka bir başlık açıp , tek şerit halinde yazabilirsin. | ||
|
||
| Büyük restorant önünde durup saçlarını bir kez daha kontrol edip içeri girdi. İçeri girdiğinde kalabalıkla karşılaştı. Nuray telefonunu çıkartıp Nil' i aradı. Nerede kaldığını sorduktan sonra telefonu kapatıp lavaboya gitti. Aynaya bakıp makyajını tazeliyordu. Kemal Bey'in, Arma Ticaret' in sahibini anlaşma için ikna ettiği için bu iş sonucu kalan kardan bir kısmıyla kendisine hediye ettiği BMW' yi satıp yerine ufak bir araba almıştı. Kalanını repo yaptığı için akıllıca bir yatırım olduğunu düşündü. Kimsenin haberi olmadan da bu işi hallettiği için kurnazlığıyla aynaya gülümsedi. Ne de olsa artık Villakent sakinlerinden biri olmuştu o da. Sınıf atlamak. Bir de Gül' ün ayağını şirketten kaydırdıktan sonra terfi edebileceğini böylelikle Kemal Bey' e daha yakın olabileceğini düşündü. Ay sonundaki yeni şirketle anlaşmayı sağladığı taktirde alacağı paraların hesabını yapıyor bir yandan da rujunu sürüyordu. Telefonu çaldı, Nil yarım saate kadar orada olacağına dair mesaj çekmişti. Rujunu çantasına kaldırıp içeri girdi. Siyah elbisenin ütüsünü bitirmiş, son kez fırçaladığı saçlarını toparlayıp topuz yaptı. Pek fazla özen göstermemişti. Hala dün akşam ki yemeği düşünüyordu. Elbisesini giyip aşağıya indiğinde Emre köşede bekliyordu. Beraber taksiye bindiler. Emre her ne kadar bu davete katılmak istemese de Gül' ü kıramamıştı. Restoranta geldiklerinde Hale'yle kapıda karşılaştılar. Abartılmış yırtmaçlı elbise ve kabartılmış saçlarıyla assolistlerden farkı olmayan kadınla tanışan Emre, bunu mutlaka kitabımda yer vermeliyim diye düşündü. Masaya oturduklarında Nuray yanında Nil'le gelip onlarla sohbete başladı. Gül' ün yanındaki adamı oldukça kıskanmıştı. O gözlüklerle acaba bunu nasıl tavladı, diye düşündü. Nihayet Kemal Bey ve Serap Hanım gelmişlerdi. Pasta kesilip yemekler yenildi. Müzikle birlikte çalışanların çoğu piste dans etmeye başladılar. Emre bir köşede içkisini içiyor ve denizi seyrediyordu. Yanına Nil geldiğinde beşinci kadehini yudumluyordu. Gül lavaboya giderken Kemal Bey ve Nuray'ı oldukça samimi bir şekilde yakalamıştı. Nuray'ın boynundaki kolyede gözleri takılı kalmıştı. Artık herşeyi anlamıştı. Etrafında dönen dolapların bir açıklamasıydı bu. Sessizce oradan uzaklaşıp Hale' nin yanına gitti. Hale sarhoş olduğu için masada sızmıştı. Emre' yi bulamıyordu. Nil, Emre' yi gözüne kestirmiş, onu avlamaya çalışıyordu. "Kitap yazıyormuşsunuz, duyduğuma göre acaba bitirdiğiniz kitabınızı, imzalı olarak sizden alabilir miyim?" dedi Nil. Saçlarının kızıllığına yakışır biçimde kırmızı bir elbise giymişti. Siyah gözlerini Emre' ye dikmiş, ağzından çıkacak kelimeyi bekliyordu. Emre' yi her yerde arayan Gül, Serap Hanım'a, Emre'yi sorduğunda aldığı yanıtla olduğu yerde çakılı kaldı. "Evet son kitabı bitirdiğim taktirde imzalayıp size hediye ederim" dedi Emre. İyice sarhoş olmasından faydalanan Nil, koluna girip, "Öyleyse neden sana gidip kitabı beraber incelemiyoruz, daha önce yayınevinde çalışmıştım. Hem adı çok duyulmuş bir yayınevidir. İsterseniz daha uygun ücretle ve reklamını da üstlenerek kitabını bastırırız. Hem de çok güzel kahve yaparım, duyduğuma göre Gül kahve yapmayı beceremiyormuş. Söylesene kuzum, o gözlüklü inekte ne buluyorsun? Mizah anlayışından bile yoksun, tek yaptığı şey çalışmak. Bu gidişle Serap Hanım onu yanına alacak diyorlar. Her neyse çok sarhoşsun seni arabamla gotüreyim." dedi Nil. Serap Hanım, en son Emre'yle Nil'i restorantın çıkışında arabaya binerlerken gördüğünü söyledi.Gül oradan ayrılıp dışarı çıktı. Nasıl bir hayatı olduğunu artık çok net görüyordu. İçinde kırılanların acısı ile taksiye bindi. Eve girip lambayı yakmadan salona geçti. Elindeki çantayı bıraktı. Mutfağa girip viskiyi açtı. Şişeyi aldı, müzik setini açtı, koltuğa oturdu. Telefonunu kapattı. Bütün şişeyi bitirene dek içti. Hiçbir şey düşünemiyordu, acının bütün damarlarında dolaştığını hissediyordu. Ne kadar ağlarsa ağlasın, acıyı atamıyordu. Şiddeti artan bir ateş gibi tüm yüreğini yakıyordu. Zehir bütün bedenine yayılmıştı, ne kadar içerse içsin, ne kadar ağlarsa ağlasın kurtulamıyordu. Acısı çoğaldıkça çoğaldı. Koltuğun üzerinde sızana dek ağladı. Aklına gelen ilk şey bundan nasıl kurtulacağını bulmaktı. Hayatının kocaman bir yalandan ibaret olduğunu anladı. İçinden küfretmek, yüzlerine tükürmek, haykırıp bağırmak geliyordu. Hayır, doğru adım atmalıydı. Artık Emre'nin ne demek istediğini anlıyordu. Vurulmadan önce vurmak. Paramparça olmuştu, artık hiçbir şeyin önemi yoktu. kaybettim dedi içinden. Kaybettin işte, bitti diye haykırdı. Emre, Nil'in kızıl saçlarının içinde gözlerini açtı. G.T.(Mezbahadaki Ceset) Not: Yarın son kısımı yazacağım. |
||
|
||
| Uyandığında telefonu açmadan hazırlandı. Siyah takımı giyip sert bir kahve içti. Çantasını hazırlayıp çıktı. İşyerine gitmeden önce karşı sokaktaki ikinci el mağazasına girip satıcı ile konuştu. İşyerine geldiğinde sadece çay ocağındaki çalışanlar vardı. Bir bardak su alıp masasına çıktı. Bilgisayarını açıp şirket hesaplarına girdi. Herşey tahmin ettiği gibiydi. Son elli bin YTL' nin çıkışına ikna olmamıştı. İyice araştırdığında paranın N.Z isimli birinin hesabına ödeme için transfer edildiğini gördü. Kemal Bey' in son BMW giderinin açıklaması sanırım bu olmalı diye düşündü. Faturayı teslim ederken oğluna hediye olarak verdiğinin açıklaması yapmıştı. Hesaplardan çıkıp bardağındaki suyu bitirdi. Yazıcıdan çıkışını aldığı kağıdı alıp imzaladı ve Kemal Bey' in masasına bıraktı. Çekmecesindeki eşyaları boşalttı. Bilgisayardaki tüm kayıtlı kendine ait dosyaları sildi. Son internet geçmişlerini sildi. Cep telefonunu açtığında hiçbir arama ve mesaj yoktu. Hiç şaşırmamıştı. Nasılsa bir yalan bulamadığı için aramamıştır diye düşündü. Kemal Bey içeri girip masasındaki kağıdı okudu ve Gül' ü yanına çağırdı. " Demek istifa ediyorsun sebep olarak da hiçbir şey belirtmemişsin ve bende merak ettim. Neden ayrılmak istiyorsun?" Gayet rahat bir tavırla Gül, "Çünkü Antalya'daki amcamın işlerine yardım etmek için taşınıyorum. Yengemin rahatsızlığı sebebiyle biraz ani olduğunun farkındayım ama benimde yeni haberim oldu. Ne kadar erken ayrılırsam o kadar iyi diye düşündüm. Beni bekliyorlar". Biraz endişeli bir tavırla Kemal Bey, "Yardımcı olabileceğim birşey varsa söylersen sevinirim. Zaten sen kararını vermişsin. Ne zaman geri dönersen beklerim. Tekrar seni işe alacağımdan emin olabilirsin. Eğer istersen Antalya' daki bir tanıdığımın şirketi var, onun yanında da çalışabilirsin hem yazın orada tatil yapıyorum. Yardımcı olurum". Kemal Bey'den kurtulamak için Gül hiç düşünmeden teklifini reddetti. Daha sonra Kemal Bey, personal müdürü Serap Hanımı' ı arayıp, Gül' ün maaşının ve tazminatının hazırlanmasını istedi. Gül öğle yemeğinde Nuray'ın yanına gidip işten ayrılacağını bildirdi. Bu durum karşısında çok şaşırıp hem de çok sevinen Nuray, "Çok üzüldüm canım oysa sana ne kadar çok alışmıştım. Yeni adresimi biliyorsun gitmeden önce uğrarsan sevinirim. Neyse benim Nil'in yanına gidip dün akşam olanlar hakkında öğrenmem gerekenler var" diyip Gül' e sarıldı. Yapmacık bir biçimde onu öpüp asansöre bindi. Bu duruma biraz sinirlenen Gül, öğle yemeği için çay ocağına inip bir fincan çay alıp, yukarı çıktı. Masasına geldiğince güvenliği arayıp şirketin karşısındaki büfeden tost almalarını istedi. Emre kendine geldiğinde Nil çoktan gitmişti. Kendine gelip mutfakta demlenmiş çayı ısıtıp içti. Gül'e ne diyeceğini düşünmeye başladı. Bir şekilde Nil açık vermediği taktirde bunu telafi edeceğini düşündü. Bu fırsatı ne aşk ne de Gül için kaçıramazdı. Suçunu haklı gösterecek kendince nedenleri sıraladı. Hayatı boyunca sadece kendini düşünmüştü. Başkalarının duyguları, düşünceleri onun için önemli değildi. İnsanları sadece araç olarak görürdü. Her nesnenin kendine göre işlevi vardı ve işi bittikten sonra çöpe atılmalı ya da tekrar kullanılmak üzere kaldırılmalıydı. Banyoya geçip yüzünü yıkadı. Saçlarını taradı ve tıraş oldu. Bu akşam Gül ile buluşup onu ikna edecekti. Bunu daha önce de yapmıştı yine yapabilirdi. Nil, Nuray'la buluşup öğle yemeğine indi. Sessizce bir köşede yemek yiyip bir yandan Emre' yi anlatıyordu. Oldukça farklı biri demişti onun için, yazdığı kitabı okumuş ve çok beğenmişti. "Çok yetenekli biri. Mutlaka yazar olmalı ve bunu hak ediyor. Düşünsene o yazar olduktan sonra bende en az onun kadar adından bahsedilen kişi olacağım. Hatta kitaptaki bir karakterin benim olduğunu bile önesürdürtebilirim" dedi. Nuray buna çok sevinmişti. Tıpkı kendisi gibi bir arkadaşı olduğunun farkındaydı. İş çıkışında eşyaları almak için gelen satıcı ve taşıyıcılara kapıyı açtı, eşyaların hepsini alıp ...ürdüler. Sadece birkaç koli kalmıştı.Aşağıdaki taksiye kolileri yükleyip kapıyı kitledi. Evsahibine anahtarı teslim etti. Bundan sonra Antalya' da olacağını belirtti. Daha sonra taksiye binip eski tanıdıkları olan bir pansiyona yerleşti, sadece üç gün kalacağını söyledi. Kısa bir telefon görüşmesi yapıp eski cep telefonunu açtı. Beş mesaj ve yirmi cevapsız arama. Hepsi Emre' ye aitti. Emre'ye kısa bir mesajla onu Çarşamba günü arayacağını söyledi. Ertesi gün gazetelerde küçük bir başlığı okudu. Kemal Bey arabasının kendi kendine alev alması sonucu, arabanın içinde mahsur kalarak ölmüştü. Nuray' ı arayıp onunla yarın buluşacağını söyledi. Buna çok sevinen Nuray, Nil'i de davet ettiğini söyledi. İnadına yapıyor olmalı diye düşündü. Gül telefonu kapatıp uyudu. Ertesi gün Gül kalkıp hazırlandı. Nuray, Nil' in geç geleceği için üzülmüştü. Kapı çaldığında telefonu kapatıp salona geçti. Gül siyahlar içinde karşısındaydı. Siyah eldivenler, siyah gözlükler, siyah gömlek ve siyah pantolon. Saçlarını siyah bir eşarpla sarmıştı. Oldukça şaşıran Nuray, "Hayrola canım ne bu hal?" diye sordu. Gül baya üzgün bir biçimde içerideki koltuğa oturup gözlüğünü çıkarttı ve, "Bugün teyzemin cenazesi vardı, oradan geliyorum. Benimde sabah haberim oldu. Dün gece kalp krizinden ölmüş, kurtaramamışlar. Çok üzücü, onu öyle toprağın içinde bırakıp dönmek, nasıl anlatsam?" diyip gözyaşlarını sildi. Nuray bu durum karşısında hemen yanına gidip teselli etmeye çalıştı.Gül mutfağa gidip su aldı. Buzdolabını açıp büyükçe bir parça buzu koparttı. Kaç kez söylediyse de bir türlü Nuray buzdolabını tamir ettirmemişti. Elindeki buzu yanına alarak Nuray'ın arkasına geçti, tam boğazına isabet edecek biçimde sapladı. Nuray, bağıramadan oracıkta düşüp kaldı. Elindeki bardağı alıp mutfağa bıraktı.İçindeki suyu boşaltıp, bardağı yıkadı. Nuray' ın cep telefonundaki mesajları kontrol edip sildi ve musluğun altında tuttu ve iyice kurulayıp koltuğun üzerine bıraktı. Nil'in gelmesini bekledi. Nil geldiğinde Nuray'ın bulunduğu odanın kapısını iyice kapatıp kitledi ve anahtarı cebine koydu. Nil karşısında Gül' ü gördüğünde baya şaşırdı ve Nuray' ı sordu. Gül hiç bozuntuya vermeden dışarı çıktığını, kola ve sebze alacağını söyledi. Gül'ün üzerindeki kıyafetleri görünce Nil dayanamayıp kimin öldüğünü sordu. Gül yine aynı şekilde durumu anlattı. Bir parça üzülen Nil salondaki koltukta oturdu. Emre'yle o geceyi nerede geçirdiğini merak ediyordu ama bunu soracak cesareti yoktu. Gerçekleri öğrenmek istemiyordu. Nil birazdan dayanamayıp Emre hakkında konuşmaya başladı. Emre' nin yeni kitabının ne kadar iddialı olduğundan bahsetti. Ardından Emre' nin evinin kendi evine yakınlığından ve Emre' nin ev dekorundan, dağınıklığından derken iyice sinirlenen Gül ayağa kalktı ve, "Bu kadar yeter aranızda her ne geçti ise kalkıp hiç utanmadan bana nasıl anlatırsın? Daha fazlasını duymak istemiyorum" dedi. Nil ise hızını alamamıştı. Hala konuşmayı sürdürüyor ve bundan sonra Emre'nin yeni bir yayıncıyla çalışacağını, saçlarını ne kadar beğendiğini, hafta sonu gidecekleri tatilden bahsetti. Gül şöminedeki en sivri uclu odunu alıp birkaç kez Nil'in kalbine sapladı. Daha sonra odunu çıkartıp şömineyi yaktı ve odunu şömineye attı. Odunun tamamen yanıp kül olmasından sonra ateşi su ile söndürüp küllerinde temizlenmesini sağladı.Kilitli olan odayı açtı. Çantasını çıkartıp üzerindeki kanlı kıyafetleri hemen değiştirdi. Gözlüklerini ve eldivenlerini çıkarmayıp eşyaları çantasına koydu. İçeride elektirik süpürgesini çıkartıp evi süpürdü ve süpürgenin kağıt poşedini de yanına aldı.Kapıyı çekip çıktı. Apartmanda kimse yoktu. Uzun süre yürüdü. Bir sokağın köşesindeki gözlüklerini ve eldivenlerini çıkartıp çantasına koydu. Bir kafeye girip lavaboyu sordu. Soğuk bir içecek söyledi. Lavaboda eşarbını ve gömleğini çıkarttı. İçine giydiği askılı bluzü pantolonun dışına çıkarttı. Saçlarını açtı ve pudrayla makyajını düzeltti. İçeri geçip masasındaki içeceği içti. Biraz oturup dinlendi. Kafeden çıkıp bir taksi çağırdı ve Emre' yi aradı. Adres verip akşam orada olacağını söyledi. Hemen pansiyona gidip üzerindeki kıyafetleri çıkarttı. Çantasındaki eşyaları çıkarttı ve balkondaki şömineyi yaktı. Giysilerini ve süpürgenin poşedini, eldivenleri yaktı. İyice yandıktan sonra sönmesini bekledi. Şöminenin içindeki külleri bir fırça yardımıyla temizledi ve poşede doldurdu. Poşedi giderken çöp tenekesine attı. Motosiklet kiralayan Gül Çaylı korusuna geldi. Korunun sonundaki kimsenin olmadığı eski bir eve girdi. Emre karşısında duruyordu. Deri eldivenleriyle ellerini beline koydu. "Senden açıklama beklemiyorum. Nasılsa sen, benden önce ne isen yine eski durumuna döndün. Samimiyetine inanmıştım belki de inanmak istedim. Bunaltıcı olan bu hayatta kısa da olsa güzel birkaç gün yaşamamı sağladın. Gerçek olmasa da. Neden buradasın?" Soru karşısında şaşıran Emre, "Ben pişmanım sadece özür dilemek için geldim. Yaptıklarımın telafisi yok, Gül farkındayım. Ama nasıl oldu bende anlamadım. O kadar çok içmiştim ki. Yayınevinden o akşam telefon almıştım. Kitabımı ancak beş ay sonra yayınlayabileceklerini söylediklerinde yıkıldım. Beni affedemezsin ve bu bir bahane değil. Ama çok sarhoştum, neler olduğunu ben bile tam hatırlamıyorum. Nil, benim sarhoşluğumu kullandı. Ben seni seviyorum. Lütfen beni anlamaya çalış, Gül bu çok zor biliyorum. Ama eğer bu sevgi gerçekse her türlü güçlüğü yenmeli. Bu kötü bir uğursuzluk, şanssızlık. Benim hatam ama diyorum ya ben çok fazla içmiştim. Lütfen beni affet". Söylediklerini dinlemeyen Gül, cebindeki tabancayı çıkartıp Emre' ye doğrulttu. Emniyet kilidini açıp silahı Emre'nin kafasına dayadı. "Beni sevdiğini söylüyorsun ama Nil bana ölmeden önce haftasonu yapacağınız tatilden bahsetti. Yayınevi sorununu da çözmüş. İkimizi birden mi idare edicektin?" diye bağırdı. Emre kafasına dayanan silah karşısında korktu ve onu sevdiğini haykırdı. "Bunların hepsi saçmalık ve bu saçmalık artık bitmeli. Sizi öldürmeyip bıraksaydım. Bu sizin gibiler için bir ödül olacaktı. Benim acımın öcü alınmayacaktı. O yüzden sizi öldürmeye karar verdim. En son sen kaldın. Bana sevgiden bahsediyorsun. Bu kadar egoist birinin sevebilme ihtimali var mı acaba? Evet sen sadece kendini seversin. Bir başkasını anlamayan birisi nasıl onu sevebilir ki? Onun duygularını hiçe sayan, bencilliği uğrana karşısına kim çıkarsa çıksın kullanıp atan birisinden bahsediyorken sevginin lafı olamaz. Boşuna yorulma ve seni bu mezbahada ölüreyim". Onu aşağıya indirip hayvanların kesildiği kısıma götürdü. Bir koyun cesedinin üzerinde diz çökmesini istedi. Tabancanın şarjörü bitene dek ateş etti. Emre, koyun cesedinin üzerine yığılmıştı.Emre' nin cep telefonunu alıp bütün mesajları sildi ve sim kartını aldı. Silahı Emre' nin eline sıkıştırdı. Ağlamaya başladı. Motosiklete binip pansiyona gitti.Pansiyona döndüğünde ağlayarak banyoya girdi. Üzerindeki kıyafetleri çıkarttı. Yüzünü yıkayıp sakinleşmeye çalıştı. Bütün kıyafetleri parçaladı. Makası alıp saçlarını kabaca kesmeye başladı. Makas darbeleriyle iyice saçları kısalmış, lavabo saçlarla dolmuştu. Bütün saçları alıp, kıyafet parçalarıyla birlikte bir poşede koydu. Çantasındaki siyah saç boyasını çıkartıp saçlarına iyice yedirdi. Musluğu açıp saçlarını yıkadı. Kısacık olan saçlarını kuruttu ve balkondaki şömineyi yaktı. Poşedi şömineye bıraktı. Yanan ateşin karşısında bekledi. Ateş söndükten sonra şömineyi temizledi. Pislikleri poşete koyup çöpe attı. Sabah olduğunda çantasını ve birkaç koliyi alıp çıktı. Taksiye binip otobüs terminaline gitti. Foça' ya doğru yol almaya başladı. İlk verilen molada alışveriş yapıp kendine yeni kıyafetler aldı. Foça içine bir minibüs yardımıyla gitti. Ağlamaktan şişmiş mavi gözlerini yeni aldığı gözlüklerle saklıyordu. Nihayet eski telefonunda konuştuğu annesinin arkadaşı olan bayanın tanıdığı olan Meral Hanım'dan kiraladığı eve geldi. Ağaçlarla kaplı bir bahçe, taş sokaklar, serin bir hava onu karşılamıştı. "Merhaba ben Gülçin, telefonda konuşmuştuk ama cep telefonumu terminalde kaybettim. Buraya yerleşmeye geldim hem de reçel dükkanı açacağım. Bilirsiniz şehrin boğucu koşuşturması ve şu verem beni etkiledi. O yüzden buradayım" Erkek saçlı ama minicik yüzlü kocaman mavi gözlerine bakıp bayan gülümsedi. "Yorgunsundur ev eşyalıydı gerçi ama bana gelip bir limonata içer misin? Çok yormuşsun kendini kızım. Hem benimde kızım geçen sene Şırnak'taki okulda vurularak öldürüldü, kızım sayılırsın". Yukarı çıkıp oturdular, televizyonda Nuray ve Nil'in cinayeti çıkmıştı. Balkona geçip limonatalarını içtiler.Deniz balkondan olabildiğine maviydi. G.T.(Mezbahadaki Ceset) |
||
|
||
| Eylül' de yeni öykülerle yeniden devam edeceğim. | ||
|
||
| Karanlığı deler gibi bir ışık belirdi sokağın köşesinde. Işığa doğru yürüdükçe bazen belirgin bazen silikleşen bir parıltıydı bu. Işığı takip etmeye başladım, köşeyi dönüp merdivenlerden aşağıya doğru yürüyordum. Küçük bir ışık nedensiz bir merak uyandırmıştı içimde. Sadece ışığa doğru yürüdüm. Merdivenlerin bitiminde büyük bir tünele açılan kapağın içinden süzülen belirsiz ışık. Kapağı kaldırıp yağan yağmura inat yürümeye devam ediyorum. Belli belirsiz duygular içimde; korku, endişe, merak, heves. Bu garip ışığın peşinden sürükleyen neydi? İlerledikçe büyüyen bir tünel, birden içimde uyanan geri dönememe korkusu. Geri dönmek, yönümü bulmak, neredeyim? Karmakarışık olmuş aklım hala ışıkta onu kaybetmemeye çalışıp düşüncelerin seslerini susturmak... şşt Su damlacıklarının sesi, yerin altında gece yarısı, hiç kimse yok sadece ışık. Korkularıma yenik düşüp geri dönmeli miydim? Yoksa sonuna dek ışığı takip etmeli miyim? Biraz daha yol var, dedikçe artan mesafe, karanlık, sanki gölgemin altında saklanan binlerce hayalet gizli. Bir anlık dalgınlığımı fırsat bilecek üç kağıtçıların nefesi ensemde. Korkularımı susturup yola devam ediyorum, gözüm ışıkta. Bir ateş böceği, belirli belirsiz yanan. Yanımdan hızla geçen bir şey belki yarasa, belki cisimsiz varlık. Su damlalarının sesi, yukardan gelen yağmurun sesi birbirine karışmış. Kalbimin sesi arttıkça artan nefesimin şiddeti, bir labirentin içinde kıvranmalar belki de bu anlamsız kovalama. Işık, yanıp sönüyor, yaklaştıkça daha belirgin , elimi uzatsam avucumda ama o daha uzakta. Büyük bir meydana çıkan tünel ve binlerce varlık. Yeraltındaki gizli yaşam. Işık ilerde, ilerlemekte. Yürümek yorucu olmaktan çıkmış sonu bitmeyecek gibi yol devam etmekte. Nasıl bir yerdeyim hala anlamaya çalışırken kalabalığın kendi halindeliği ve o alışmışlığı beni cezbediyor. Siyahın ve karanlığın garip lambalarla aydınlatıldığı meydanın tam ortasında bir havuzun içindeki suda yansımalar, ışığın dansı. Gri elbisesindeki siyah şeritlerle ve up uzun siyah saçlarıyla bir adam havuzun yanında oturuyor. Elinden tuttuğu oğlu tek koluyla suyla oynuyor. Kasvetin ağırlığı karışmış sanki suya ve su meydandaki kalabalığın aynası. Yansımalar... Havuzun kenarında duran kargalar uçuşmaya başladılar. Tek kollu çocuk suda parmağıyla bir daire çiziyordu. Çizdiği daire havuzun üzerinde mavi bir baloncuk haline gelip havada uçuyordu. Çocuğun gözleri havuzun suyu kadar maviydi. Havuzun yanından ayrılıp yüzünde garip hüzün takılı adamla yürümeye devam etti. Işığı takip etmeye devam etmeliydim. Işığa ulaşmak ve yolun sonunu görmek için. Parçaların anlamları, anlam, anımsamak, hafıza? Geçmişe dair en ufak iz bile yok. Tekrar tekrar geriye dönüp her baktığımda... Tekrar tekrar geriye dönüp her baktığımda hatırlandığım tek şey, yokluk. Hiçbir şeyin olmaması. Hem büyük bir rahatlık hem de büyük bir korku gerilimi yaratan kaos. Geçmişin ağırlığından kurtulmak ve tecrübeden yoksunluk. Önümde daralan bir duvarın bitiminde duran bir gölge, sanki sinsi bir takip içinde sürükleniyormuşum gibiyim. Gölgenin belirsizliğinin yarattığı üzerimdeki endişeden kurtulmak istercesine adımları sıklaştırıp duvarın bitiminden dönen ışığı takip ediyorum. Hiç bitmeyecek gibi süren gece sanki karanlık. Yerin altındaki başka bir dünya ve gündüzü gece olan hayat. Fısıltılar , uyumak için gözlerimi kapatıp başımı duvara yasladığımda duyduğum hep aynı şey, fısıltılar. Gözlerimi aralayıp yavaşça baktığımda sadece gördüğüm kalabalık bir gölge topluluğu. Neredeyim, kimlerleyim? Bildiğim tek şey artık hiçbir şey bilmiyor olduğum. Korkunun sadece bilinmezlikten korunmak için olduğunu anladığımdan beri korkularımın üstüne gitmeye başladım. Ne kadar çok korkarsam, o kadar çok üstüne gidiyorum. Anladığım şey aslında korkulacak hiçbir şeyin olmadığı. Gölgeleri takip etmeliyim ama o kadar hızlılar ki, beni gördükleri an kayboluyorlar. Duyduğum fısıltılar yaklaştıkça sanki ninni gibi, nasıl bir dil bu ve herşey olabildiğince canlı. Garip varlıklar bazen duvarlardan bile korkuyorum. Beni duyduklarını düşünüyorum. Yanımda hiçkimse yok ve sadece bu ışık benim pusulam. Yalnızım. Ama kimsenin suçu değil ki bu, tünele gelmeyi kendim istemiştim. Bu garip yerden çıkmayı istiyorum, bazen öyle çok korkuyorum ki. Bazen de geri dönmek istemiyorum, geriye dönülecek artık bir yolum yok. Geriye dönmek için artık çok geç. Bu yolun sonuna dek gitmeliyim neden bilmiyorum ama sadece kalbim öyle söylüyor. Sadece ışığı izlemek. Hayaller için. Gölgelerin fısıltısından rahatsız olan sadece ben değildim, karşıdaki duvardan çıkan hayalet bir kız yanıma gelip elini uzattı ve uçmaya başladık. Gölgeler karanlığın içinde hızla bir boşluğa doğru ilerlediler. Garip bir ses vardı, insanın içini burkan, ağlamaklı. Siyah bir hayalet olan Zühre beni kuyuya dek ...ürdü. Kuyunun dibinde beni bırakıp hızla uzaklaştı. Ruhumun bodrumundan öyküler I (Yeraltı Diyarı) G.T. |
||
|
||
| Kuyunun dibinde duran gölgeler etrafımda halka şekilde dizili duruyorlardı. Olduğum yere çömelip oturdum ve gözlerimi kapattım. Gölgeler nihayet fısıltı şeklinde , ninniye benzer şarkıyı söylemeye başladılar. Ağlamaklı bir ses, daha çok etrafımı saran dikenli bir tel gibiydi. Gölgelerin ağlaması bitene dek onları dinledim. Bu onların ağıtıydı. Kim ölmüştü? Ağıt içime işlemişti hem ağlatıyor, hem acıtıyordu. Nedense aklıma havuzun etrafındaki çocuklar gelmişti. Çoğunun kolları ya da bacakları yoktu. Kimisi sakat kimisi kördü. Ama hepsinin bir yeteneği vardı ve bu kuyunun dibinde onların acısı buraya toplanmıştı. Bu ağıta eşlik ediyorlardı. İçim alt üst olmuştu, ne bir yere kımıldayabiliyordum, ne de bu ağlamayı durdurabiliyordum. Yarı hayal yarı gerçek bir dünya içinde tıkılı kalmıştım. Gölgeler susmuştu artık hepsi sessizdi. "Kim öldü?" ... "Kapat gözlerini, uzun zaman önce biz burada değilken ve biz doğmamışken, hayaller vardı. Yukarısı insanlarca katledilmemişken ve biz buraya saklanmak zorunda kalmamışken. Hayaller özgürken" diye fısıldayıp hepsi kuyudan yukarıya doğru uçtular. Oturduğum yerden kalkıp onların gidişini seyrettim. Kuyunun duvarında parlayan bir şey, gözlerim orada takılı kaldı. Beyaz bir ipek böceğiydi bu. Antenlerini bana çevirip yüzüme baktı. "Ne o yoksa sen de mi hayalini kaybedenlerdensin? Buraya gelen ilk çocuk sen değilsin. Havuzun etrafında dizili duran her çocuk, senin gibi hayalini bulmak için buraya gelmişti. Buradan çıkabilen henüz olmadı. Kimisi yolunu bulamadı, kimisi hayalini kaybetti. Peki sen hangisi olacaksın? Yolunu kaybeden mi, yoksa hayalinden vazgeçen mi? Buradan çıkmanın tek yolu var çocuk, o da sadece kalbini dinlemektir. İç sesini duyamayan her çocuğa ne olur? Yolunu unutur ve kaybolur. Ebedi kayıplardan mı olacaksın? Yoksa kendini bulanlardan mı? Hayalinden vazgeçme çocuk. Hiçbir şey için, hayalinden vazgeçmeyesin". İpek böceği durduğu taşın altındaki deliğe girdi ve gitti. Bense kuyunun içinde kalakaldım. Çaresizce yere çömelip oturdum, başımı dizlerimin üzerine gömdüm. Yapacak sanki hiçbir şey yoktu. Buradan çıkış yok gibiydi. Ne kadar bakarsam bakayım o bahsedilen çıkışı bulamıyordum. Buradan çıkış yok, diye bağırdım. Kendimi mi kandırıyordum? Neden buraya gelmiştim ki? Ne vardı buraya gelecek? Kendime kızmaya başlamıştım. Aklıma şu ışık gelmişti, artık etrafımda olmayan ışık nerdeydi? Onu ne zaman kaybetmiştim? Gölgeler uğruna ışığı kaybettim. Gölgelerin müziği beni yanıltmıştı. Yanlış yöne gitmiştim. İçimde büyük bir pişmanlık vardı. Zamanı geri alabilme isteğiydi. Ama yapacak birşey yoktu. Uyumaya çalıştım ama uyuyamıyordum. Sonra sendeleyip duvara çarptım. Elime bir çıkıntı geldi. Biraz daha uğraşınca bir kol olduğunu anladım. Kolu çektim ve açıldı. Karşımda havuza çıkan bir kapı duruyordu. Kapıdan çıktım. Uzakta parıldayan ışığı görüp ona doğru koşmaya başladım. Önümden beli sakat küçük bir kız geçti ve ona çarptım. Yere düşüp ağlamaya başladı. Dizi kan içindeydi.Korkttuğumu gördüğünde bana gülümsedi ve elini dizine koydu. Dizi iyileşti. " Merak etme, bunu oyun olsun diye yaptığımda olur. Kendi kendimi iyileştiriyorum. Buradaki tüm çocuklar hastalandığında bana gelirler, bende onları iyileştiririm. Senin birşeyin yok ya, iyi misin?" Kıza gülümseyip iyi olduğumu söyledim. Oldukça şaşırmış bir halde kızın havada uçuşan buklelerine bakıyordum. Yolumu kaybetmemek için ışıktan gözümü ayırmıyordum. Kız giderken, "Umarım çıkışı bulursun yoksa burada kalacaksın" dedi. Garip çocuklardı bunlar, anlamadığım durumlarını çoktan kabullenmiş olmalarıydı. Yeniden havuzun kenarındaki siyah saçlı çocukla karşı karşıya geldim. Tek kolu olmadığı için onu saklamaya çalışıyordu. Elindeki sopayla yere şekiller çiziyor, her bir şekil canlanıyordu. Daireler, üçgenler ve kareler. En çok elipsleri seviyordu. Beni gördüğünde yüzü buruşturdu. Elindeki sopayı bana fırlattı. "Onu bana ver, sana söylüyorum. Kız suratlı çocuk. Kızlardan nefret ederim bana sopamı hemen ver" diye bağırdı. Oldukça şaşırmış bir halde ona baktım ve yüzüme attığı sopayı alıp ona uzattım. Daha sonra teşekkür edip bana gülümsedi. Anlam veremiyordum, bu kadar sert olmak zorunda mıydı? Ondan benim için bir dikdörtgen çizmesini istedim. Oysa kaşlarını çatıp yüzüme kötü kötü , uzun uzun baktı. İyice suratımı inceleyip saçını kulağının arkasına attı ; "Kendin çizsene ille her şeyi başkalarından mı bekliyorsun? Herkesi kendin gibi mi zannediyorsun" dedi. Baya bozuldum ve yanından kalktım, konuştuğuma beni pişman etmişti. Gideceğimi anladığında dikdörtgeni çizmeye başlamıştı. Çok güzel bir dikdörtgen çizmişti. Yeteneğinin farkındaydı ki, "Buradaki tüm kapıları ve yolları ben çizdim" dedi. "Oldukça yeteneklisin peki neden çıkış kapısını yapmıyorsun" dedim. Yine sinirli bir şekilde yüzüme bakıp, "Kolaysa sen çiz, denemediğimi mi sanıyorsun? Buradan çıkış yok" dedi. Yanından ayrılmak zorundaydım. "Çok fazla konuştum, gitmeliyim" dedim. Üzülür gibi bana baktı. Duygularını anlamak o kadar zordu ki, saklanmayı çok iyi beceriyordu. Yanından uzaklaşırken ona baktığımda yere yine birşeyler çiziyordu. Işığı takip etmekten bu garip çocukların içinde olmaktan yorulmuştum. Çıkıştan da bıkmıştım. Işık tam karşımdaydı. Parmaklarımın ucuna kondu. "Çıkış burada eğer istersen kendi çıkışını kendin yaratırsın, sadece parmaklarının ucunda" dedi. Sağ elimdeki parmaklarımın içinde ışık kayboldu. Parmaklarımı duvara sürtmeye başladığımda çizgiler oluşuyordu. Biraz daha deneyip uğraştıkça renkler ve desenler ortaya çıktı. Bütün duvarlara elimi sürtmeye başladım. Her duvarda olabildiğince güzellikte rengarenk desenler çıkıyordu. Sanırım çıkış buradaydı. Tüm çocuklar uyuyorken bu garip şehri boyamaya başladım. Gökyüzü kalana dek. Gökyüzü hala simsiyahtı. Siyah hayalet Zühre duvardan çıkıp yanıma geldi, elimden tuttu. Gökyüzü masmaviye boyamaya başladım. Artık çıkışa gerek yoktu. Çıkışı kendim yaratmıştım. Oturup beklemekle kapılar açılmıyordu. Hayaller olmadan gerçeğin de olamayacağını anlamıştım. İnsan hayal ettiği sürece vardı. Peki diğer çocuklara ne oldu? Hepsi uyandığında kendi çıkışlarını buldular tıpkı benim gibi. Ruhumun bodrumundan öyküler II( Dipsiz Kuyu) |
||
|
||
Son yazdığım öykü için Badsector' e yardımları için beni kırmayıp yardımcı olduğu için teşekkür ediyorum. Senin sayende öyküyü bitirdim diyebilirim. ![]() Çok geçmeden yeni bir öyküye başlayacağım ama acele etmek istemiyorum |
||
|
||
Ben teşekkür ederim ne demek
|
||
|
||
| Güneşin ışığı kör edercesine perde aralığından odaya süzülüyordu. Işıktan kamaşan gözlerini çevirip boş bir ifadeyle pencereye yaklaştı. Dışarıda ne çok insan ve ışık vardı. Kalın perdeyi iyice çekip örttü. Ne de olsa onun için zaman çoktan durmuştu. Herşeyin eskisi gibi devam ettiğini sanıyor insan ilk başta, eksilmelerini hesaba katmadığı için yokluğu daha sonradan anlaşılıyor ruhun. Saatler hızla ilerliyor, gün akşama dönüyordu. Durakta bekleyen insanlar otobüse biniyor, durak boşalıyor, bir süre sonra durağa yeni yolcular geliyordu. Ne farkı vardı ki? İnsanlar topluluğu, hepsi aynıydı. Herşeyin aynı ve bir o kadar boş olduğu gibiydi. İçi boşaltmış hayat. Eksik olan neydi? İçi boşaltılmamış ve robotlaşmamış insanlar eksikti. Karanlık köşelerde yaşayan küçük bir ateş böceğinden farksızdı. Ancak geceleri ışığı yanan, insanlardan uzakta. Kaçma isteğinin gizeme yorulduğu saçmalıktan ve iyice yaşanmaz hale dönüştürülen yaşamdan bıkmıştı. Çöplük ve üzerine konan binlerce sinek. Çöpün suları akmış diğer yerlere dek ulaşmıştı. Sadece bundan rahatsız olmayan sineklerdi, çiçekler ise çöplükten ölüyordu. Ama sineklerin umurunda değildi çünkü sinekler ancak pislikte varolurdu. Çiçeklerin ölmesi kimin umurundaydı ki. Birgün çiçekler bütün sineklerden kurtulana dek yaşamalıydılar. Hayatta kalmaları için güçlü olmaları gerekiyordu. Çöplüksüz ve sineksiz bir hayat için. Binalar denilen moloz yığınları arasındaki küçük bir çimenliğin içinde zorlukla ayakta durmaya çalışıyorlardı. Binaların yapılması için binlerce ağaç kesilmişti, aslında bu küçük çimenlik daha önceden bir ormandı. Bu ormanda bir sürü çiçek ve hayvan barınıyordu. Dozerlerin henüz ayak basmadığı huzurlu bir yerdi. Önce insanlar sonra baltalar ve dozerler. Geride yemyeşil bir ormanın hayali kalmıştı ve bir de çiçekler. Onlar hala yaşamak için savaşıyorlardı. Artık ağaçlarda yuvalamak için hiçbir kuş gelmiyordu. Kuş sesleri yerine araba sesleri almıştı. Temiz hava yerine mazot ve egzoz kokusu vardı. Çocukların yerine asık suratlı insanlar. O kadar moderndi ki bu insan denilen varlık, herşeye sahip olma egosunu aşamadığından mıydı yoksa yok etme içgüdüsünden miydi? Yangın çıkartıyorlar, ağaçları kesiyorlar, çimenleri ve çiçekleri yoluyorlar, ağaç dallarını kırıyorlar, hayvanları zevklerine öldürüyorlardı. Oysa doğada hiçbir hayvan acıkmadığı sürece diğer bir hayvanı öldürmezdi. İnsan kaideleri bozuyordu. Zevkine hayvanları katlediyor, işkence yapıyor, öldürüyordu. Büyük ve yeşi ağaçların yerinde kocaman biçimsiz binalar duruyordu. Küçük patikalar asfalt yollar haline gelmişti. Sürekli bacalardan çıkan dumanlar vardı şimdi gökyüzünde gökkuşağı yerine. Ruhumun Bodrumundan Öyküler III (Hiçlik) |
||
|
||
| Siyah gölgelerin içinde dipsiz bir boşluğun içinde hızla aşağıya doğru düşüyordu. Hiç bitmeyecek gibi bir düşüştü sanki ve sonra o kocaman boşluk. Herşeyi yutan o boşluk. Dip ve yüzey, her kulaçla yüzeye ulaşıp bir dalgayla tekrar dibe doğru düşüş. Bir kez daha bıraktı kendini soğuk suyun karanlığına. Yavaşça dibe doğru iniyordu. Ne kadar çabalarsa çabalasın dibe batıyordu. Yukarı çıkmak için çok geçti. Dibe doğru suyun rengi maviden siyaha dönüyordu. Karanlığın bir kez daha onu yutmasına izin mi verecekti, yoksa bir kez daha mı yüzeye ulaşmak için uğraşacaktı? Su dibe doğru daha soğuklaşıyordu. Soğuk damarlarına dek işlemişti.Karanalığın içindeki tüm korkular ve kabuslar onu bekliyordu. Buz kadar mavi yüzey, kabus kadar karanlık dip. Nasıl bir ikilemdi bu? Bu karmaşanın çıkışı yok muydu? Dibin karanlığından yüzeyin mavisine dek aradaki o kocaman boşluk. Yüzeyi yoktu belki de dip de sadece boşluk vardı. Başı sonu hiç olmayan boşluk. Hiçliğe karışmak. Sıfatsız, cisimsiz, anlamsız, tamamen hiç olmak. İlk ya da son, gündüz ya da gece, yüzey ya da dip, sevinç ya da acı. Belki de hiç. Suyun üzerine yağan yağmur damlaları hızla suya çarpıyordu. Bırakılan su damlası git gide suda dağılarak karışıyordu. Bütüne doğru yolculuk. Damlanın okyanusa dağılımı. Belki de damlanın tek hayali okyanusa kavuşmak. Ağzına dolan su ciğerlerine ulaşana dek son kez çırpındı. Yağmur daha da hızlanmıştı, fırtınadan dalgalar birkaç kayığı ters yüz ediyordu. Yağmurun içinde sadece yüzü belirli belirsiz görünüyordu. Denizin dibinden yukarıya doğru varoluş mücadelesiydi bu. Yaşam boyu süren tek savaş, varolmak. Doğumdan ölüme dek süren yaşam savaşıydı. Sert dalgaların arasında nereye gittiğini bilemeden sürükleniyordu. Fırtına, gecenin alacasını yırtan yıldırımlar. Bulutlardan boşalan yağmur dinmek bilmedi. Korku, insanın aklını alt üst eden; çaresiz bırakan tek zayıf nokta. Bulutlar çekilmeye başlamıştı. Artık yağmur kesilmiş, yağmıyordu. Dalgalar sakinleşmişti. Dalgaların üzerinde kıyıya doğru sürüklendi. Kıyıya vurana dek. Gözlerinin ardında başka düşler içinde. Ruhumun Bodrumundan Öyküler III (Alabora) |
||
|
||
| Gözlerini kapat usulca, sessizliğe teslim et bırak ne varsa içinde kırılıp dökülenlerle oynama.Kırıldıkça kırılıyorsun. Sadece kırıldıkça yeni yaralar açılıyor içinde zehirli bir sarmaşık gibi sarmış tüm içini. Sarıldıkça içine sarmaşığın yaprakları dört bir yana, saplanıyor ruhuna zehiri. Ölüyorsun yavaş yavaş, öldürüyorsun kendini. İçinden çekip gitmeyen bu yalnızlık kimseye yine yer bırakmıyor arsızca. Bir zırh gibi giyiyorsun üzerine yalnızlığını. Dile getirilemeyenin ötesinde, kelimeler bazen hiçbir şeydir bazense herşey. Yetmediğinde ifade etmeye, işte hiçbir şeydir. Kaç, durma yine vurmadan kendini bir kez daha kalbine doğrultup sıkmadan önce tetiği. Kaç, durma bu yıkıntılarının arasında yok etmeden kendini. Çık git saklandığın bu mezarlıktan öte bir yer vardır elbet. Renkler ve hayallerin içinde. Renklerin paledinde. Anlam yok, ifade boş ise ses var belki duygu yerine. Duymak için sadece dinle. Dağılan gökyüzündeki beyaz bulutların hafifliği gibi yayılmak gökyüzüne. Özgür bir o kadar mavi ve bir o kadar sonsuz işte. Bu kez bırak kendini yavaşça maviliğe. Adı olmayan Hikaye |
||
|
||
| Son Öykü Kaçışın sonuydu bu. Artık kaçmak yoktu, nereye gideceğini gayet iyi biliyordu. Çoğu için bir tür delilikten öte birşeydi. Oysa o buna sadece sevgi diyordu. Aşk güçlüyse direnirdi her ne olursa olsun, sevilenene, hayata, acıya, şansa ve ölüme bile. Belki dönüşü yoktu bu yolun, mantıksızcaydı ama bir kez daha seçti. Pişman olmaktansa ölmeyi yeğlemekti bu. Aşk korkakların işi değildi ve bir kez daha kararttı gözünü. Belki ölüm vardı bu yolda belki acı belki binlerce şey bildiği tek şey korku yoktu artık ruhunda. Korkusuzca yola koyuldu. Karanlığın içinde bu kez yemyeşil bir ışığın ardında ilerliyordu. Sadece bu ışık onu hayata bağlıyordu. Delilikse delilikti bu ya da adı her ne ise, herkesin kaybettiği şeydi halbuki bu, aşktı. Gerçek ve onu o yapan her ne ise hepsi ışıkta gizliydi. Belki de yazgıydı bu. Onun yazgısı buydu ışığa gidiyordu. Onun uğruna bir kez daha. Bu kez belki tüm seferlerden daha zordu ama hiçbir şey ve hiç kimse umrunda değildi. Artık tamamen ona inanıyordu çünkü ışık sadece onun için vardı. Kimse durduramazdı onu ona gidiyordu. Onun için nefes alıyordu sadece o vardı tüm yüreğinde ne olursa olsun hep onu aramıştı . Bu kez daha iyi biliyordu onu ne kadar çok sevdiğini. Onsuz olamayacağını. Bir kez daha yola koyuldu işte. Karanlığın içinde ardında kimse olmadan gidiyordu. Bu kez hiçbir şeye aldanmayacaktı çünkü bir kez daha kaybedemezdi onu. Bırakmayacaktı da. Devam etmek sadece devam etmek. Yüreğinin kalan yerleri hala onun için çarparken vazgeçemezdi. Bir kez daha güvenmek ve son bir kez ölmek için gidiyordu. Savaşmak sadece aşk için bir kez daha. |
||
|
||
| Bir dönem dünyayı sallamış bir efsane grup için ne hazin final!.. Kurucularını çoktan toprağa vermişlerdi. Artık birbirlerini görmüyorlardı bile... "En küçükleri"nin ölüm döşeğinde buluştular son kez... Kim bilir nelerden konuştular. Çıkan ikili, gözyaşlarını sildi gizlice... Kalan, ölüm için saat saymaya devam etti. Beatles'ın en genç üyesi (58) George Harrisson'ın beklenen ölümü bana Mori'yi hatırlattı. Mori Schwartz, hayat dolu bir üniversite profesörü... 1994'te vücudunda bir gariplik hissetmiş. 60'lık vücudu artık dans derslerini kaldıramayacak kadar bitkinleşmiş. Doktora gittiğinde yakında öleceği haberini almış: Hastalık Mori'yi tekerlekli sandalyeye bağlamış. Dersleri bırakmış, evdeki bakıcının kollarında bebekliğe yeniden dönmüş: Kucaklanıp kaldırılır, başkası tarafından yıkanır, poposu pudralanır olmuş. Düşünmüş o zaman: "Kendimi bırakıp yok olmayı mı bekleyeyim, yoksa kalan zamanımı en iyi şekilde değerlendireyim mi?" Sonunda ölümünden utanmamaya ve yaşamla ölüm arasındaki son köprünün bütün ayrıntılarını anlatmaya karar vermiş. Hayattaki son dersi, "kendi ölümü" olacakmış. Önce sevdiklerini toplayıp, onlara bir "canlı cenaze töreni" düzenlemiş. Bizim ancak ölenlerin ardından yaptığımız sevgi konuşmalarını hayattayken dinleme ve gönlünce cevap verme şansını yaratmış. ABC televizyonunun ünlü haber sunucusu Ted Koppel'ın programına konuk olunca üne kavuşmuş. Dünyanın dört bir yanından mektup yazan, röportaja gelen insanlar ona "son yolculuk"u sormaya başlamışlar. Mori'nin bu sorulara verdiği yanıtlar Türkçede de yayımlandı. (Mitch Albom, "Öğretmenim Mori'yle Salı Buluşmaları", Boyner Y. 1997) Birbirinden ilginç o yanıtlardan benim aklımda kalan ders şu oldu: "Herkes öleceğini bilir, ama kimse buna inanmak istemez. Oysa öleceğimize inansak, bazı şeyleri farklı yapardık. İnsan ölmeyi öğrenince yaşamayı da öğrenmiş oluyor. Budistlerin yaptığını yap ve her sabah omuzundaki küçük kuşa sor: '- O gün, bugün mü? Hazır mıyım? Olmak istediğim insan mıyım? Kariyer, iyi maaş, araba ve ev taksitleri... hayattan istediğim şey bu mu?'" "Şuraya uzanmış yavaş yavaş ölürken rahatlıkla söyleyebilirim ki, istediğin kadar güce ya da paraya sahip ol, yaşamı satın alamazsın" diyor Mori... "- Son bir 24 saatin olsa ne yapmak isterdin?" sorusuna ise herkesi şaşırtacak kadar sade bir cevap veriyor: "- Sabah kalkar, jimnastiğimi yapar, ardından çörek ve çayla kahvaltı eder, yüzmeye giderdim. Sonra arkadaşlarımı evde güzel bir öğle yemeğine davet eder, onlara ne kadar değer verdiğimi anlatırdım. Ardından ağaçlıklı bir bahçede yürüyüp renkleri, kuşları seyreder, doğayı içime çekerdim. Akşam sevdiklerimle bir restorana gidip yemek yer ve en güzel kızlarla tükeninceye dek dans ederdim. Ardından eve gelir mükemmel bir uyku çekerdim". Sizin bunları yapacak vaktiniz var. Bütün yapmanız gereken arada bir omuzunuza bir bakış atıp sormak: "Bugün mü küçük kuş, bugün mü?.." Can Dündar |
||