TURKROCKER.com FORUM - ÜLKENİN EN GÜNCEL ROCK-METAL SİTESİ (Arsiv Ana sayfa) => Bilim,Felsefe

Konu: Zen Felsefesi

Sayfa: [ 1 ]

nightmare_storm 07.05.2008 14:08:16

Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1327

Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1333

Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1589

Notice: Undefined index: no_view_links in /home/content/r/u/m/rumeliweb/html/turkrocker/forum/Sources/Subs.php on line 1595
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın

Zen, kökeni Hindistan'daki Dhyana (ध्यान) okuluna kadar uzanan bir Mahāyāna Budist okulunun Japonca'daki ismidir. Hindistan'dan Çin'e geçen okul burada Ch'an (禪) olarak ismini duyurmuştur. Tang Hanedanlığı döneminde Çin'de belli başlı Budist okullar arasına giren Ch'an, Çin'den Kore, Vietnam ve Japonya'ya yayılmıştır. 20. yüzyılda Batı'da tanımaya başlanan bu okul, İngilizce ve diğer Batı dillerine Zen ya da Zen Budizm ismiyle girmiştir.

Zen diğer Budist okulların arasından aydınlanma amacıyla yapılan meditasyona verdiği önemle ayırt edilir. Meditasyon anlamına gelen Çince zuochan (坐禪) ve Japonca zazen kelimeleri Ch'an/Zen kelimesinden türetilmiştir. Bu nedenle Batı'da yalnızca bir meditasyon pratiğinden ibaret olarak algılanan Zen aslında Budizm'in bir kolu, bir dindir. 20. yüzyılın ortalarından itibaren Batı'da bir felsefe, bir yaşam tarzı, bir sanat akımı vb. olarak yaygınlaşmıştır. Ancak bu batılı bakış açısı, Uzakdoğu'daki Zen Budistlerin çoğunluğu tarafından paylaşılmamaktadır.

Zen Okulunun Kökeni
Zen'in kökleri Hint Budizmine kadar geri ...ürülür. Adını meditasyon anlamına gelen Sanskritçe dhyana teriminden alır. Zen Okulunun en önemli savı Sakyamuni Buddha'nın öğretisinin sözle anlatılamayacağıdır. Söylenceye göre, Buda bir gün elinde bir çiçekle onun vaazını bekleyen öğrencilerinin önünde konuşmadan oturur. Öğrencileri arasından sadece Kasyapa Buda'nın mesajını anlar ve gülümser. Böylelikle Dhyana (Zen) Kasyapa'ya aktarılmıştır.
Geleneksel kaynaklara göre Çin Zen'i milattan sonra yaklaşık 500 yıllarında Bodhidharma adlı Hintli Budist keşiş tarafından kurulmuştur. 6. yüzyılda Kasyapa'nın 28. kuşaktan öğrencisi Bodhidharma Çin'e gelir ve Ch'an okulunu burada kurar.
Bodhidharma yerine müridi Huike'yi atamıştır. Huike ilk Çinli patrik ve Zen okulunun Çin'deki ikinci piri olmuştur.
Öğreti Huike'den sonra adları dışında fazla bir şey bilinmeyen ikinci, üçüncü ve dördüncü pirlere aktarılmıştır. Altıncı ve son pir Huineng (638-713), Zen tarihindeki büyük isimlerden biridir ve halen mevcut olan okullar Huineng'ı kendilerinin üstatları olarak kabul ederler.
Huineng'dan sonra Zen her biri öğreti ve pratiklerinde çeşitli vurgulara sahip olan çeşitli kollara ayrılmış ve Çin'in en büyük Budist mezhebi olmuştur.
Zen buddhistlerinin üzerinde özellikle durdukları ve çalıştıkları sutralar Lankavatara Sutra, Heart sutra,Shurangama Sutra,Diamond Sutra ve Platform Sutra'dır.Altıncı Pir Huineng'dan sonra Ch'an Budizm Tang Dönemi Çin'inde hızla yayıldı; aynı zamanda birçok kola da bölündü. Bunların arasından Rinzai (Çince:臨済宗; Pinyin: Linji-zong) ansızın aydınlanma okulu ve Soto (Çince:曹洞宗; Pinyin: Caodong-zong) aşamalı aydınlanma okulu Japonya'da yayılarak burada günümüze kadar ulaşmıştır.
1191 yılında Zen Ustası Eisai tarafından Japonya'da kurulan Rinzai okulu daha çok Samuray sınıfı arasında yayılmıştır. Eisai'nin öğrencisi Dogen tarafından Japonya'ya 13. yy'da tanıtılan Soto okulu ise günümüzde 14.700 tapınağı ve yaklaşık 7 milyon takipçisiyle Japonya'nın en büyük Zen tarikatıdır.

Zen Öğreti ve Pratikleri
Zen öğreti ve pratiklerinin temelleri Hindistan ve Çin'de derlenen Mahayana Sutralarında yatmaktadır. Özellikle Kalp Sutrası (the Heart Sutra); Elmas Sutrası (the Diamond Sutra); Lankavatara Sutra; the Samantamukha Parivarta, Lotus Sutra; ve Huineng'in Platform Sutrası önde gelen sutralardır.
Zen okulları da diğer Budist mezhepleri gibi Budist felsefenin Dört Yüce Hakikatı, Sekizkatlı Yol, Beş ilke, Beş Skanda ve Üç Dharma İşareti: Benliksizlik, Geçicilik ve Dukkha(Acı) gibi öğretileri içermektedir. Zen felsefesi Mahayana Budizmi'nin Paramitalar ve Bodhisattva'nın evrensel kurtuluş gücü ideali gibi özgün öğretilerini içerir. Mahayana Budizminin Kuan Yin Bodhisattva,Mañjuśri Bodhisattva, Samantabhadra Bodhisattva, ve Amitabha Buddha gibi dini figürleri zen tapınaklarında Buddha ile birlikte saygı görürler.

Zazen
Oturarak yapılan meditasyon, Zazen Zen pratiğinin merkezini oluşturur. Zazen'de çeşitli oturuş biçimleriyle yapılabilir. Dikkat kişinin duruş biçimi ve nefesine yöneliktir. Oturulan yer (zabuton) üzerine yerleştirilen katlanmış bir yastık (zafu) kullanılır. Rinzai Zen'de zazen uygulaması yapan kişiler yüzlerini odanın merkezine yöneltirlerken Soto uygulayıcıları duvara dönük otururlar.

Soto Zen'de Şikantaza meditasyonu (sadece oturma) nesnesiz ve içeriksiz bir meditasyon biçimidir. Bu pratikle bilgili felsefi ve fenomenolojik hükümler Dogen'in Shobogenzo adlı eserinde bulunmaktadır. Rinzai Zen ise nefes meditasyonu ve koan pratiği üzerinde durur.

Farklı Zen okullarında farklı zazen teknikleri uygulanmakla birlikte, zazende genel teknik, iç ve dış uyarılara tümüyle açık olmakla, sınırsız bir farkındalık, bilinçlilik hali ve uyanık olma durumudur. Zazen uygulaması sırasında her türlü iç ve dış algı, önem sıralaması, seçim yapılmaksızın izlenmelidir. Dışarda öten kuşun cıvıltısı, vücut ağırlığının kalça kemiğindeki duygusu, yüzü yalayan esintinin duygusu, vs. birbirini izleyen farkındalıklar, bilincin geçişler yaparak yaşadığı algılar olarak değil, aynı anda yaşanan bir bilinçlilik olabilmelidir. Günlük yaşamda deneysellenmesi mümkün olmayan, yaşanmayan bir bilinçlilik haline ulaşmaktır. Olağan insan bilincinin yapısının, o tek merkezli benlik ve bilinç duygusunun aşılarak, çok merkezli bir bilinç yapısına ulaşılma çalışmasıdır ve zazenin amacı budur.

Zazende, diğer birçok meditasyon tekniğindeki gibi, olağan, kendiliğinden düşünsel akımlara müdahale edilmez. Tersine zazendeki kişi, bu zihinsel akımları bilinçli olarak izlemektedir. Zazende esas olan sınırsız bilinçliliktir, uyumdur, düşünce akımları konusunda da böyledir. Zen, her zaman için Taocu etkilere büyük ölçüde açık tutulmuştur, bu yüzden 'uyum' esastır.
Neticede zazenle sağlanmak istenen zihinsel durum, "zihnin olmadığı" bir durumdur. Düşünerek yaşamak, düşünerek tepki vermek değil, zihnin doğrudan doğruya içsel dinamikleriyle çalışmasıdır. Belki de bu yüzden zen, Özellikle Japon savaşçılar arasında genel kabul gören bir sistem haline gelmiştir.

Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Zen ve Sanat
Zen'de hakikat ile onun ifadesi arasında tam bir özdeşlik olmayışından dolayı hakikat, onu talep eden kişiye kelimeler ve ayrıntılı zihinsel inşalardan bağımsız ve spontanlığı içinde sezdirilmeye çalışılır.
Hakuin Ekaku (1685-1768)]tarafından yapılan Bodhidarma kaligrafisi. Üzerinde "Zen doğrudan insanın kalbine işaret eder. Kendi doğana bak ve Buddha ol" demektedir.
Hakuin Ekaku (1685-1768)]tarafından yapılan Bodhidarma kaligrafisi. Üzerinde "Zen doğrudan insanın kalbine işaret eder. Kendi doğana bak ve Buddha ol" demektedir.

Zen'in gerek Çin gerek Japonya ve diğer uzakdoğu ülkelerinde gündelik yaşamla yakından ilişkisi olduğu gibi sanat ile de kaçınılmaz bir ilişkisi hep olagelmiştir. Ancak burada Batı'lı anlayıştaki sanat için sanat veya halk için sanat şeklindeki karşıt kutupluluk kesinlikle görülmez. Zen üstadları aydınlanma deneyimlerini ve tüm varoluşun içindeki aydınlık doğayı uyguladıkları sanatlarda yansıtmayı bilmiş ancak sanatlarında yansıtmak istedikleri içeriği eserin en harici görünümlerine feda etmekten kaçınmışlardır. Elmas Sutra'da denildiği gibi 'Heryerde bulunan tüm imajlar gerçek dışı ve sahtedir'. Zen ile iç içe olan eserlerde zen ustasının -ki bu durumda aynı zamanda bir sanatçıdır o- eserinin değeri için kullandığı ifade ve imajların süjede yaratacağı duyusal etkiye bel bağlamadığı görülmektedir. Sözkonusu eserlerde çarpıcı bir sadelik ve kendiliğindenlik göze çarpar. Aktarılamayanı aktarmak amaçlanmıştır. Tıpkı elindeki lotus çiçeği tutan Buddha'nın vermek istediği mesajın sadece Mahakaśyapa tarafından algılandığı gibi.

Batı'da Zen
Zen'in Batı'da yaygınlaşmasından önce Budizm'in Batı'da eksik ve yanlış değerlendirildiği söylenebilir. Nietzsche'nin Budizm üzerine bilgisi ilham kaynağı olan Schopenhauer'e dayanmaktadır. Nietzsche, Budizm'in "benliksizlik" (non-self/anatman) görüşünü kolaylıkla nihilizm ile karıştırmış ve Budizm'i nihilist bir din olduğunu öne sürmüştür. Doğu'daki mistik yolların ve Mahayana Budizm'indeki Bodhisattva'nın iyiliğin ve kötülüğün ötesine geçtiği şeklindeki anlayış, Nietzsche'nin ahlak ile ilgili eleştirilerinin Budizm tarafından da paylaşıldığı şeklinde bir algının doğmasına yol açmıştır.

Zen'in Batı'daki popülerliği 60'lı yıllarda Budizm üzerine yazan beatnik yazarları ile D.T.Suzuki'nin eserlerine çok şey borçludur. Yirminci yüzyılın başlarındaki ulusalcı entelektüel eğilimlerin dorukta olduğu Japonya'da, ruhban olmayan (layman)biri olarak Zen eğitimi gören Suzuki, yazılarında Zen'i Mahayana Budizmi'nin bağlamından ve geleneksel Budist ahlakından kopararak anlatmaktaydı. Sunyata, ikiliksizlik ve mutlak hiçlik gibi fikirlerin yoğun oysa karma, Marga (yol), merhamet ve hatta Budalığın "harika nitelikleri" gibi konuların ise çok az ele alındığı bu bakış açısından Budistlerin gündelik yaşamlarında uyguladıkları pozitif disiplinlere yeterince yer verilmemekteydi ve batılı bir kişi bu anlatımla kolaylıkla Budistlerin gündelik insani aktivitelerle ilgilenmedikleri sonucunu çıkarabilmekteydiler.

Suzuki'ye göre zen, kendisini herhangi bir felsefi ve ahlaki doktrine son derece uyum gösterebilme esnekliğine sahiptir, öyle ki anarşizm veya faşizm, komünizm veya demokrasi, ateizm veya idealizm veya herhangi bir siyasi ve ekonomik dogmatizm ile ilişki kurabilir. (Zen and Japanese Culture, Princeton University Press, 1959, p. 63.)

Bu eserlerde, "varoluşsal" ve sürrealistik bir şey olarak ve her türlü dogma ve kuraldan bağımsız bir aydınlanma deneyimi olarak sunulmuş ve bu, her türlü kural ve dogmayı hayatından çıkarmak isteyen kriz felsefesi arayışı içindeki Batılı okuyuculara oldukça cazip gelmişti. Oysa Batılı nihilist gelişmenin bir sonucu olan kriz felsefesi ile kökeni Budist manevi geleneği içinde olan Zen arasında önemli bir farklılık bulunmaktaydı ve bu fark büyük ölçüde göz ardı edilmişti. Aynı şekilde Zen ile irrasyonel ve saçmalık arasında da bir bağ kurulmuş ve Zen öykülerindeki temalar da rasyonel düşünceye aykırılığın bir delili olarak sunulmuştur. Ancak Zen üstadlarının sadece Zen bilgilerinde değil aynı zamanda edebiyat, resim ve felsefe gibi alanlarda sıra dışı bir zihinsel yeteneğe sahip oldukları şeklindeki tarihi gerçek bu algının yanlışlığını göstermektedir. D.T.Suzuki'nin sunumundaki bu yanlışlık onun "anlamak" ve "gerçekleştirmek" arasındaki farkı tam kavrayamamasından ileri gelmektedir.
Zen'in kelimelere ve salt zihinsel olan her şeye karşı şüphe duyduğu kesin olmakla birlikte bu, tüm kuralların hiçe sayılması anlamına gelmemekte ancak kuralları hakikatin kendisiyle karıştırmamak gerektiği ve hakikate vasıtalık ve işarette bulunma özelliği dışında kuralların bizatihi bir amaç olmaması gerektiğini ifade etmekteydi. Tipik bir Zen hikayesindeki parmak ile onun işaret ettiği Ay'ı birbirine karıştırmamak gerektiği yönündeki ibare de aslında bu gerçeği ifade etmektedir.

Batı'da olduğu gibi Türkiye'de de Zen, seküler hümanizm, entelektüel anarşizm ve hippilik ile birbirine karıştırılmış ve bu kavramlar adeta birbiri yerine kullanılabilirmiş gibi okuyuculara sunulmuştur. Herhangi bir kural ve ilke yerine içgüdülere dönük bir yaşam süren kimselerin de Zen'in gerçeğine varmış aydınlanmış kişiler gibi görülebileceği bile iddia edilmiştir. Oysa Bodhidharma'nın Kanakışı Vaazı'nda (Bloodstream Sermon) söylediği "Buddhalar ilkeleri tutmazlar. Ve Buddhalar ilkeleri çiğnemezler. Buddhalar herhangi bir şeyi tutmaz veya çiğnemezler." ifadesi ile aynı yerde geçen şu ifadeler her hangi bir disiplin dışında kalarak Buddha doğasından bahsetmenin çelişkisini göstermektedir:

"Buddha-tabiatına sahip olduğun doğru. Fakat bir üstadın yardımı olmaksızın bunu asla bilemezsin. Yalnızca milyonda bir insan bir üstadın yardımı olmaksızın aydınlanabilir. Uygun şartlar bir araya geldiğinde Buddhalığın ne anlama geldiğini anlayan kişi bir üstada ihtiyaç duymaz. Böyle biri tefekkürde tabii bir uyanıklığa haizdir. Fakat böylesine kutsanmadığın sürece çok gayret sarfet ve eğitimle anlayacaksın.

Anlayışı olmayan ve çalışmaksızın anlayabileceğini düşünen insanlarla siyahı beyazdan ayırdedemeyen aldanmış ruhlar arasında fark yoktur. Yanlışlar içinde Buddha-Dharma'yı ilan ederek bu kişiler aslında Buddha'ya küfretmekte ve Dharma'yı yıkmaktadırlar. Bu insanlar sanki yağmur yağdırabilirmiş gibi nutuk atarlar. Fakat onların nutku Buddhalardan değil şeytanlardan gelmektedir. Üstadları Şeytanların Kralı, müritleri Şeytan'ın yardakçılarıdır. Bu tip yönergeleri izleyen yanılgı içindeki insanlar farkında olmayarak Doğum ve Ölüm Okyanusunun derinliklerine batarlar. Kendi tabiatlarını görmedikleri sürece nasıl olur da kendilerinin Buddhalar olduklarını söylebilirler. Onlar başkalarını kandırarak şeytanlar alemine sokan yalancılardır. Onların sadakati Buddha'ya değil Mara'yadır. Beyazı siyahtan ayırt edemeyenler nasıl olur da doğum ve ölümden kaçabilirler?"

Çağımız Zen üstadlarından Sheng-yen Usta "What Is Chan?" başlıklı konuşmasında Doğulular tarafından Batı'da öğretilen Chan'in aslında gerçek Chan olmadığını ve Chan'in ilk keşfinin 2500 yıl önce Hindistan'da doğan Siddharta Gautama (Buddha'nın aydınlanmadan önceki adı) adlı bir prens tarafından olduğunu söylemektedir.
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın

nightmare_storm 28.05.2008 06:52:38
Zen Yolu Osho

Zen çok özeldir, çünkü bilincin çok sıradan bir durumudur.  Aslında sıradan zihinler sıradışı olmayı ister; sıradışı zihinler ise sıradanlığın içinde rahat eder. Yalnızca sıradışı insanlar rahatlamaya hazırdır ve sıradanlığın içinde dingin durumdadır. Sıradan olanlar ise aşağılık kompleksi hissederler ve bu aşağılık kompleksi nedeniyle özel olmaya çalışırlar. Özel olan kişi ise özel olmak için çaba sarfetmez. O herhangi bir boşluktan dolayı acı duymaz; o tamamen doludur, taşar, neyse odur.

Zen'in dünyasına hem çok özel, hem de çok sıradan denilebilir. Dışarıdan bakıldığında bu bir çelişki gibi görünür. Oysa bu çok basit bir olgudur. Bir gülün, bir lotusun, bir tutam çimenin özel olma çabası yoktur. Bir tutam çimenden, büyük bir yıldıza kadar her şey olduğu gibidir -neyse odur. Onlar varoluşlarından kesinlikle mutludurlar. Bu yüzden herhangi bir kıyas ya da herhangi bir rekabet yoktur. Herhangi bir hiyerarşik durum söz konusu değildir -kim alçakmış, kim yüksekmiş bunların önemi yoktur. Aslında kendinin üstün olduğunu kanıtlamaya çalışan kimse sıradandır.

Herşeyi kabul eden insan neşeli olur. Böyle birisi şükran dolu olur; varoluşa şükran duyar, bütünlüğe şükran duyar, bu kişi en üstündür.

Hz.İsa şöyle demiştir; kutsanmış olanlar bu dünyada sonuncudur, onlar benim tanrımın krallığında birinci olacaklardır. Burada Hz.İsa değişik bir dil kullanıyor, çünkü o değişik türden insanlarla konuşuyordu. Bu durum Zen niteliği taşır... Sonuncu olanlar... Fakat sonuncu olmaya çalışırsanız sonuncu değilsinizdir, bunu unutmayın.

İşte Hrististiyanların yüzyıllardır yaptığı buydu; sonuncu olmaya çalışmak ve Tanrı'nın krallığında birinci olmak. Onlar asıl noktayı kaçırdılar. Sonuncu olmak -çabasız, sadece basit bir anlayışla 'Ben neysem O'yum. Benim için başka bir varoluş şekli yok. Başka birisi olamam, başka biri olmaya ihtiyacım da yok. BÜTÜN böyle olmamı istiyor ve ben böyle rahatım, BÜTÜNün iradesine kendimi teslim ediyorum...'

Bir Zen ustası asla 'birinci olmalısın' demez. Fakat Hz.İsa Zen'i bilmeyen insanlarla konuşuyordu. Oysa Hz.İsa Zen'in ne olduğunu biliyordu. O, Hindistan'a, Ladakh'a, Tibet'e gitmişti. Hatta Japonya'da bulunduğuna dair hikayeler bile var. Bu mümkündür, çünkü o bir mistik okuldan diğerine 18 yıl gezdi. Fakat o bir Yahudi gibi konuşmak zorundaydı.

Yahudiler amaçlarına çok bağımlı olarak hareket eden insanlardır. Daima bir yerlere ulaşmaya çalışırlar. Hintliler de amaca bağımlı insanlardır. Bu yüzden Buda'yı anlayamadılar. Buda Çinliler tarafından en iyi anlaşıldı. Bundan dolayı Çinliler çok ruhani, dindar değildir -çünkü bir insan ruhani, dindar ise onun bir amacı vardır: Öteki dünyaya ait bir amaç. Bir yerlerde özel olmak isteyen bir insan, bu hayatta olmazsa gelecekte, burada değilse ölümden sonra, dünyada değilse cennette bunu hedefler.

Cennet, amaca bağlı insanların bir hayalidir. Böyle insanlar eğer ölümün ötesinde bir amaç varsa dindar olabilirler. Eğer bir amaç varsa, herşeyi feda etmeye hazırdırlar. Kısacası onlar gerçek dindar olmazlar -din, onların anlayışı, neşesi, varoluş yolu değil, arzularıdır. Din, onların derin düzeyde tekrarlanan ego oyunudur.

...

Zen konusunda anlaşılması gereken ilk şey, amaca bağımlı olmamaktır. Zen, burada, şimdide olan yaşam yoludur. Zen, manevi dünyanın diğer sıradan algılanışlarından bir diğeri değildir. O ne manevi, ne de maddidir. İkisinden de ötedir. Bu veya öteki dünyaya ait değildir, iki dünyanın büyük bir sentezidir.

Zen ustaları çok sıradan yaşarlar, herkes gibi. Fakat sıradışı bir yoldadırlar. Tamamen yeni bir bakışla, büyük bir zariflikle, muazzam bir hassaslıkla, uyanıklıkla, gözlem dolu olarak, aşkın ve saf bir bilinçlilik halinde ve o anda yaşarlar. Zen'de hiçbir şey ne kutsal, ne de dünyevidir. Herşey BİRdir, ayrılamaz BİRdir.

...

Zen çok pragmatik ve pratiktir. O, dünyadan el etek çekmeyi aptalca bulur. Onun yerine şöyle der: 'Dönüş! Neredeysen orada ol, fakat yeni bir yolun içerisinde ol. Bu yeni yol nedir? Rekabetçi olma. Rekabetçilik dünyasal olmaktır. Bu, dünyasal yaşamakla ya da dağlara çekilmekle ilgili bir sorun değildir. Mağaralara yerleşebilirsin, fakat diğer mağaralarda başka azizler varsa, rekabet yine olacaktır.

Bir zamanlar bir Hintli aziz tarafından davet edildim. Bir hata olmalıydı, çünkü benim düşünce yolum hakkında bir fikri yoktu. Ama beni davet etmişti, neşelendim, 'Bu iyi bir fırsat' dedim ve oraya gittim.

İlk olay birbirimize tanıştırıldığımızda başladı. Hintli aziz, altın bir tahtta oturuyordu, yanındaki daha küçük bir tahtta ise başka bir Hintli rahip oturmaktaydı. Diğer rahipler ise yerde oturuyorlardı.

Hintli aziz bana şöyle dedi: "Benim yanımdaki ufak tahtta kim oturuyor, merak ediyor olmalısın. O yüksek mahkemenin baş hakimiydi. Fakat öylesine manevi bir  insan ki, bu görevinden vazgeçti, dünyadan, yüksek maaşından, statüsünden ve gücünden vazgeçti. Benim öğrencim oldu. Öylesine alçakgönüllü ki, hiçbir zaman benimle eşit düzeyde oturmadı."

Ben devam ettim: "Çok alçakgönüllü olduğunu görebiliyorum. Sizden daha ufak bir tahtta oturuyor, ancak diğerleri de yerde oturuyor! Eğer o gerçekten alçakgönüllü ise, yere bir çukur kazmalı ve orada oturmalı, tabii ki gerçekten alçakgönüllü ise. Ama bu durumda, o sadece size karşı alçakgönüllü, diğerlerine karşı ise çok kibirli."

Gözlerinden öfke kıvılcımları çıkıyordu. Her ikisi de çok kızmıştı, bir süre ne diyeceklerini bilemediler. Ben devam ettim: "Alçakgönüllüğünüzü görüyorsunuz, ikiniz de kızdınız. Bu adam da hala yerinde oturuyor. Eğer o gerçekten alçakgönüllü ise, tahtına yapışmasın, aşağı insin ve hemen bir çukur kazsın. O zaman tabii ki yeni bir rekabet olacak. Diğerleri daha büyük ve derin çukurlar kazacaklar. En alçakgönüllü olan en derin çukura girmeye çalışacak."

Daha sonra Hintli azize şöyle dedim: "O, sadece senin ölmeni bekliyor, ölür ölmez senin yerine geçecek. Şu anda yarı yolda. İçinden şöyle dua ediyor, 'Yaşlı bunak, dilerim en kısa zamanda ölürsün!' O zaman başka birisi ufak tahta oturacak ve böylece o, bu kişiyi alçakgönüllü olarak tanıtacak. Bir de şu var, eğer ufak tahtta oturan alçakgönüllü, sen nesin? Sen ondan daha yüksek bir tahtta oturuyorsun! Eğer mesele yüksek veya alçak yerde oturmaksa, tavandaki örümcek ne olacak? O daha yüce olmalı, çünkü senden daha yüksekte. Veya gökyüzünde uçak kuşlara ne demeli?

Aslında siz bu yolda hiç bir şeyden vazgeçmiş değilsiniz. Hala yeni isimlerle eski aptallıkları taşıyorsunuz. Sadece isimler değişti, ama eski rüyalar hala devam ediyor, eski arzular, eski egolar hala güçlü bir şekilde sürüyor. Herhangi bir tapınağa gidebilirsiniz, ama aynı rekabet orada da olacaktır."

Zen, şöyle der: 'Hayatın içinde ol, hayatta yanlış bir şey yoktur. Eğer bir şey yanlışsa, o sizin bakış açınızdan dolayıdır. Gözleriniz bulutlu, bilincinizin aynası tozlu. Onu temizleyin, daha fazla berraklık yaratın.'

Rekabet ortadan kalkarsa, dünyadasınızdır, ama dünyadan değilsinizdir. Eğer tutkular yok olursa, terk edilmesi gereken bir dünya da kalmaz. Fakat bu şekilde tutkular ve rekabet nasıl yok olabilir ki? Biz ona yeni yollar yaratıyoruz. Birisi sizden daha fazla para, öteki  ise daha fazla erdem kazanmaya çalışıyor. Fark nedir? İkisi de aynı arzudur, aynı rüyadır, aynı uyku durumudur. İnsanlar rüyalarının peşinde koşuyorlar, rüyalar değişiyor ama onlar asla uyanmıyorlar. Rüyalar değişir, fakat siz bu rüyada, ya da o rüyadasınızdır, kendinizi karanlıkta kaybedersiniz. Aydınlanmak, rüyaları değiştirmek, eski bir rüyadan başka bir rüya durumuna geçmek, eski rüya yerine yeni bir rüya yaratmak değildir.

...

...

Sufizm spekülasyonlarda bulunmaz. Oldukça gerçekçi, pragmatik ve pratiktir.Ayakları yere basar, soyut değildir. Buna rağmen herhangi bir dünya görüşü yoktur. Ve bir sistem olmadığından dolayı da bilgiyi sistematize etmez.

Bir sistem, varoluşu tamamıyla açıklar. Sufizm bir sistem değildir; varoluş için bir açıklaması yoktur, varoluşun gizlerine giden bir yoldur. Hiçbir şeyi açıklamaz, yalnızca gizleri gösterir. Sizi gizemin içine yollar. Sufizm varoluşun sırrını çözmez. Tüm sistemler bunu yapar; tüm işleri gizemi ve harikaları yok ederek bilinmeyeni bilinir kılmaktır. Sufizm sizi bir harikadan diğerine ...ürür, harikalar diyarının derinliklerine.

Bir sistem değildir, çünkü hiçbir şey hakkında hiçbir zaman tam bir açıklama vermez. Yalnızca çok, çok ufak ipuçları, içgörüler verir. Dönüp dolaşıp aynı yere gelmez, felsefe yapmaz; sürekli hikayeler, anekdotlar, mecazlar, deyişler ve şiirler ortaya koyar. Bir metafizik değil, mecazdır. 'Ay'ı işaret eden parmaktır. Parmağı analiz ederek 'ay'ı anlayamazsınız, ama içtenlikle o yöne bakarsanız, 'ay'ı görürsünüz. 

Sufi hikayeleri felsefi değidir. İnce ipuçları ve fısıltılardır. Doğal olarak, sadece içtenlikle ve empati ile dinleyenler, güvenle kalplerini açıp teslim olmaya hazır olanlar Sufizmin ne olduğunu anlayabilirler. Yalnızca sevebilenler Sufizmin ne olduğunu anlayabilir. 

Mesajı nedir? Mantıklı bir analiz değildir, ama Zen kadar mantıksız da değildir. Sufizm, mantıklı olmanın bir uç, mantıksız olmanın ise diğer bir uç olduğunu söyler. Sufizm ortalarda bir yerdedir, ne mantıklı ne de tamamiyle mantıksız. Sağa ya da sola yatmaz. Saçma değildir. Sokrates gibi mantıklı değildir, ama Bodhidharma gibi mantıksız da değildir. Bodhidharma ve Sokrates'in farklı göründüklerini, ancak yaklaşımlarının aynı olduğunu söyler. Aslında Bodhidharma Sokrates'den daha mantıklıdır; zaten bu yüzden mantıksızlığa kayar. Eğer mantık çizgisini izlemeye devam ederseniz, eninde sonunda mantığın bittiği yere gelirsiniz, ama yolculuk devam eder. Bodhidharma, tüm yolu gitmiş ve mantığın bittiği ama hayatın devam ettiği sınır çizgisine gelmiş olan Sokrates'dir. Bodhidharma farklı görünür, ama yaklaşımı Sokratesçidir - entelektüeldir. Zen, entelekte çok karşıdır, ama entelekte karşı olmak da entelektüel bir davranıştır. Zen, felsefe karşıtıdır, ama felsefe karşıtı olduğunuzda da felsefi olursunuz -sizin felsefeniz de budur. Sufizm uçları reddeder, ortadakini seçer, tam ortadakini.

Zen'deki anahtar kelime 'dikkat'tir, Sufizm'de ise 'yürek'. Zen zihne karşıdır, ama zihnin ötesine zihinle geçer. Sufizm zihne karşı değildir, zihne tamamen kayıtsızdır. Sufizm yüreğe yoğunlaşmıştır; kısacası zihni umursamaz. Evet, Sufi'de de bir aydınlanma olur. Eğer Zen'deki aydınlanmaya satori, zihin-uyanıklığı dersek, Sufi'deki aydınlanmaya da 'yürek-uyanıklığı' denilebilir. Sufi'nin yolu aşığın yoludur, Zen yolu ise savaşcının, samurayın yolu. 

...

Sufizm bir dünya görüşü değil, görmektir. Dünya görüşü olduğunuz yerde sayıyorsunuz demektir; bir felsefeye, gerçekle ilgili belli açıklamalara inanırsınız. Aynı kalırsınız, değişmezsiniz. Dünya görüşü sizi biraz bilgilendirir, daha bilgili olursunuz.

Görmek ise sizi dönüştürür. Ancak dönüştüğünüzde, yaşamın başka yüksekliklerini ve derinliklerini deneyimlediğinizde, görebilirsiniz. 

Sufizm bir görüdür. Aslında 'Sufizm' demek doğru değildir çünkü bir 'izm' değildir. Sufiler 'Sufizm' demez; bu başkalarının verdiği bir addır. Onlar tasavvuf derler, bu bir aşk görüşüdür, gerçeğe aşk ile yakınlaşmaktır. Varoluş hakkında düşünen kişi biraz muhaliftir çünkü varoluşu bir sorun sanır - sanki varoluş ona meydan okuyordur ve o da buna karşılık veriyordur, sırrı çözmelidir, gizemi yok etmelidir. Savaşır. 

Sufi der ki: "Biz ve varoluş biriz. Varoluşla kavgaya lüzum yok. Gönlünü al, birleş, davet et, sev, arkadaş ol ve varoluş sırlarını kendisi açacaktır." 

Sufizmin bir sistem olmadığını söylemiştim, çünkü tüm sistemler sınırlama getirir, çevrenizde birer hapishane oluşturur. Sufizm özgürlüktür. Belli bir sisteme inanmanızı söylemez. İnançtan değil, güvenmekten bahseder.

Sufizmin bir felsefe olmadığını söylemiştim, ama felsefe karşıtı da değildir. Yalnızca felsefeyi ve felsefe karşıtı olmayı umursamaz. Es geçer, kayıtsızdır. Der ki: "Gerçek varken ne diye kelimelerle uğraşayım? Suyu içmek varken ne diye suyla ilgili teorilere kafa patlatayım? Güneşe çıkıp güneş ışınlarıyla dans etmek varken ne diye teorilerle boğuşayım? Otantik bir şey yaşamamak niye?" 

Felsefe dönüp durur; hep bir şeyler hakkındadır. Hiçbir zaman gerçeğin özüne dokunmaz. Gerçek hakkında düşünür ama gerçek hakkında düşünmek gerçeği yalancı çıkarmaya çalışmaktır. Gerçek düşülmesi değil karşılaşılması gereken bir şeydir. Gerçek inanılmamalı, yaşanmalıdır. Gerçek bir sonuç değildir, bir kıyaslama süreci ile gerçeğe ulaşamazsınız. Gerçek ortadadır! Gerçek sizsiniz, kuşlardır gerçek, güneştir, aydır. Gerçek her yerde ve siz gözlerinizi kapıyorsunuz ve gerçeği düşünüyorsunuz? Düşünce yoldan çıkarır.

Register or Login

Register or Login


Register or Login

nightmare_storm 28.05.2008 06:59:24
OSHO-Altın Gelecek (Golden Future)
Din insanların anladıkları şey değildir. Din Hıristiyanlık değildir. Hinduizm değildir. Müslümanlık değildir.
Dünyada varolan tüm dinler -ki sayıları hiç az değildir, dünyada üçyüz din vardır- ölü kayalardır. Onlar akmazlar, onlar değişmezler, çağla birlikte hareket etmezler.
Tüm sözde dinler yaşantınızı, sevginizi, sevincinizi yıkarak ve kafalarınızı Tanrı hakkında, cennet ve cehennem, reenkarnasyon (genedoğum) ve çeşitli saçmalıklar hakkında fantazilerle, kuruntularla ve halüsinasyonlarla doldurarak size mezar kazıyorlar.
Hakki dindarlığın peygamberlere, kurtarıcılara, kutsal kitaplara, kiliselere, papalara, rahiplere ihtiyacı yoktur çünkü dindarlık yüreğinizin çiçek açmasıdır. O varlığınızın en merkezine ulaşmaktır. Ve varlığınızın en ortasına ulaştığınız an bir güzellik, saadet, sessizlik, ışık patlaması olur. Tümüyle farklı bir kişi olmaya başlarsınız. Yaşamınızda karanlık olan herşey ve yaşamınızda yanlış olan herşey kaybolur.

OSHO-Ben Dini Değil Dindarlığı Öğretiyorum
Çocuk anne babalar tarafından çirkin şekillerde koşullandırılıyor. Anne baba koşullandırması dünyadaki en büyük köleliktir. Bu tamamıyla ortadan kaldırılmalıdır. Sadece o zaman insan, ilk defa, gerçekten özgür, hakikaten özgür, sonuna kadar özgür olacaktır, çünkü çocuk insanın babasıdır.
Şayet çocuk yanlış bir şekilde büyütülürse o zaman tüm insanlık yanlış yöne gider. Çocuk tohumdur. Şayet tohumun kendisi zehirlenmişse, bozulmuşsa, o zaman özgür bir insan bireyi için hiçbir umut yoktur, o zaman bu rüya asla gerçek olamaz. Kişilik senin içinde, senin doğanın içinde anne baba, toplum, din adamı, politikacı ve eğiticiler tarafından üretilmiştir. Onların tüm amacı her çocuğu, kurumsallaşmış olan topluma uyum sağlayacak şekilde sakatlamaktadır, her çocuğu mahvetmektedir.
Bir korku vardır: Şayet çocuk en başından itibaren koşullanmadan bırakılırsa o öylesine zeki, öylesine tetikte ve farkında olacaktır ki onun tüm yaşam tarzı bir başkaldırı olacaktır. Ve hiç kimse asileri istemez; herkes boyun eğen insanlar ister. Anne babalar boyun eğen çocukları sever ve unutma ki boyun eğen çocuk en aptal olandır. Başkaldıran çocuk ise zeki olandır ama ona saygı duyulmaz ya da o sevilmez. Öğretmenler onu sevmez, toplum ona saygı göstermez; o kötülenir.
Ben ise senin çocuklara saygı duymanı isterim.

OSHO-Yaratıcılık - İçindeki Güçleri Serbest Kılmak
Kendi içindeki bilinmeyeni bilmeden, başka hiç kimseyi tanıyamazsın. O insanın esrarını çözmek için tek yol, kendi esrarını çözmektir. Gizli katların arkasında başka katlar gizlidir, insan sonsuzluktur. Kendi içinde ne kadar derine inersen, bütün bir varoluşta, ayrıca başkalarında da o kadar derine inersin, çünkü öz birdir. Çeperse milyonlarcadır, oysa öz tektir.
Beden son derece yalnış kullanılmaktadır. Kendi vücuduna kötü davranıyorsun. Bedenin sırrını bilmiyorsun. O yalnızca ten değildir, yalnızca kemik değildir, yalnızca kan değildir. O muhteşem bir organik bütünlük, muhteşem bir dinamizmdir.
Daha birçok sır var. Bu beden, birçok bedenin ilk katmanıdır... Aslında yedi beden vardır. Eğer bu bedende derine inersen, yeni olgularla karşılaşırsın. Bu hantal bedenin arkasında, ince beden gizlidir. Bu ince beden uyandığında, çok güçlü olursun, çünkü belli başlı boyutsal güçler kazanırsın. Bu beden yatağında yatarken ince beden hareket edebilir. Onun için engel yoktur. Yerçekimi onu etkilemez; onun için zaman ve mekân söz konusu değildir. Hareket edebilir... Her yere gidebilir. Bütün dünya ona açıktır. Hantal beden için bu mümkün değildir.

OSHO-Yoga 2 / Zamanın, Mekanın ve Arzunun Ötesinde
Zeka bir kazanım değildir. Sen zeki doğdun. Ağaçlar kendi tarzında zekidir, kendi hayatları için yeterli zekaları vardır. kuşlar zekidir ; hayvanlarda da öyledir. Aslında dinlerin Tanrı'dan kastettikleri tek şey evrenin zeki olduğudur ; her yerde gizlenmiş bir zeka olduğudur.
Zeka hayatın özünde vardır. Zeka hayatın doğal bir niteliğidir. Tıpkı ateşin sıcak olması ve havanın görünmez olması ve suyun aşağı doğru akması gibi, hayat da zekidir.


nightmare_storm 28.05.2008 07:03:17
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın

nightmare_storm 28.05.2008 07:09:14
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın



Register or Login

nightmare_storm 28.05.2008 07:48:23
Osho ateisttir,bireyselliği savunur, ileri sürdüğü düşünce yeni tür insanın oluşumudur, gerekirse bunun için diğer insanların(özgür düşünce ve irade sahibi olmayan, pasif, zayıf, herşeye boyun eğen insanlar) yok edilmesinden yanadır.
İlgilenenler çeşitli kitapçılarda (D&R ve İnkılap) kitaplarını bulabilir.
Osho 4 yıllık meditasyona çekileceği(çekildiği mi tam emin değilim şu an tam hatırlamıyorum, ezberim iyi değildir)sırada sekreterinin dolambazlığı sayesinde başına bir sürü yolsuzluk davaları açılır. Abd'de yargılanır ve daha sonra Osho mahkemece suçsuz bulanarak serbest bırakılır. Fakat hapisdeyken yemeklerine konulan sürekli zehir sonucu çıkar çıkmaz ölür(neden zehirlenir çünkü adamın söyledikleri çoğu çıkar çevrelerinin ve insan sömürücülerin başta Abd olmak üzere işine gelmiyordu).
Ölümünden sonra Oshocular, Osho'nun ölümünde dek yaptığı konuşmaları kaydedenlerden yararlanarak Osho'nun kitaplarını basarlar. Bu davranışla da Osho'nun dediği gibi beden ölebilir ama düşünce asla ölmez sözünü resmen kanıtlamışlardır. Osho tüm dünya gençlerince okunan mistiktir.
Ayrıca Osho profesördü ve daha sonra diplomasını yırtıp atmıştır böylelikle üniversitelerdeki hocalığı da kendisince sona ermiştir. Osho diplomasını yırtma nedeni eğitim ve öğretim sisteminin tamamen ezberciliğe dayalı olduğu için ayrıca kendi düşüncesindeki eğitim tarzına uymadığı için parçalamıştır.
Osho'nun kitaplarını 2 senedir okuyorum çünkü sürekli yeni kitabını buluyorum.
Biraz huzur kimisine göre mantık(saf mantık=gerçek) arayanlara tavsiye ederim(cümleler düşük oldu idare edin hastayım, bu arada kopyala yapıştır özelliğini kullanıyorum diye açtığım konular hakkında hiçbir şey bilmiyorum anlamına gelmez. Denemek isteyen varsa çıksın adam gibi açtığım tüm konularda tartışırım. Açtığım konularda bilgi vermeden diğer insanlar nerden bilgi öğrenecek, kaldı ki kitap, internet, gazete, dergi hepsi bilgi kaynağı beyin de kopyala yapıştır yapmıyor mu? Beynimizdeki bilgilere göre(dış çevreden alınan bilgiler) karakterimiz şekillenmiyor mu? Misal ben resimi kopyala yapıştır yapmadan nasıl sitedeki diğer insanlara göstereceğim? Herkes konuşuyor evet ama lafının nereye gittiğinden haberi yok. Ben burda bunları ifade ediyorsam bu kadar konu açıyorsam nerden yararlanıyorum? 25 senelik birikimimden(İnsan doğar doğmaz bilgi toplamaya başlar, insan beyni 5 yaşına kadar boş bir bant gibidir. Ne görüyorsa onu bu banta işler) yararlanıyorum. Sanırım yeterince açık ve net bir mesaj oldu.

nightmare_storm 28.05.2008 08:03:03
Kitapları:

Register or Login

nightmare_storm 14.06.2008 14:48:37
Osho Art
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın
Sitemize üye olmayanlar resimleri göremez.
Lütfen kayıt olun ya da giriş yapın

nightmare_storm 20.06.2008 01:54:44
Cesaret (sy: 9 - 22)kitabından kendim yazıyorum;

Başlangıçta korkak ile cesur insan arasında pek bir fark yoktur. Aralarında tek fark: Korkak korkularını dinler ve onları izler. Cesur ise korkularını bir kenara koyup, ileri adım atar.
Cesur insan, bütün korkularına rağmen bilinmeyen adım atar.

Seni köle yapan şey kendi korkuların; senin korkuların. Korkusuz olduğun zaman artık köle değilsin. Aslında başkalarını, onlar seni köle yapmadan köle yapmaya zorlayan güç senin kendi içindeki korkudur.
Korkusuz bir insan, ne kimseden korkar, ne de başkalarını korkutur. Korku tamamen ortadan kaybolur.
Ve korkaklar, sadece korkaklar kafalarıyla yaşar. Korktukları için etraflarında mantıktan oluşan bir güvenlik duvarı yaratırlar. Korkularıyla her kapı ve her pencereyi kapatırlar. Kavramları,kelimeleri, teorileri ve din bilimleriyle, bütün boşlukları kapatır ve bu kapalı kapılar arkasına gizlenirler.

Cesaret tehlikeli yollarda hareket etmektir. Hayat tehlikelidir ve sadece korkaklar tehlikeden kaçınır. Ama onlar zaten ölüdür. Yaşayan bir insan, gerçekten yaşayan bir insan, her zaman bilinmeyene doğru gider. Tehlike vardır, ama o bu riski alır. Kalp her zaman risk almaya hazırdır, kalp kumarbazdır. Kafa ise bir işadamıdır. Kafa her zamanhesaplar, çok kurnazdır. Kalp hesapçı değildir.
Zihin biriktirilmiş geçmişten başka bir şey değildir, hafızadır. Kafa geçmişi düşünür.

 Dünyadaki herkes doğru olmak ister. Çünkü doğru olmak o kadar büyük bir keyif ve coşku getirir ki, insan neden sahte olsun?
Biraz daha derin bir kavrayış için cesaretinin olması gerekir.Neden korkuyorsun? Dünya sana ne yapabilir? İnsanlar sana gülebilir, bu onlara iyi gelir...
Gülmek her zaman ilaçtır, sağlıklıdır.İnsanlar deli olduğunu düşünebilir. Onların seni deli olarak görmesi senin deli olduğun anlamına gelmez.
Senin sorumluluğun da sadece kendi varlığınadır. Onun karşısında yer alma çünkü ona karşı çıkmak intihar etmektir, kendini yok etmek anlamına gelir. Zaten ne kazanacaksın?  İnsanlar sana saygı duysa, senin onurlu, aklı başında bir insan olduğunu düşünse bile, bunlar senin varlığını besleyemez. Yaşama ve onun muhteşem güzelliklerine dair bir şeyler kavramana yol açmaz.
Senin tek amacın, ölüm bedenini ve zihnini yok ettiği zaman, yanında ...ürebileceğin nitelikleri koruyup, kollamak. Çünkü bu nitelikler senin tek dostun olacak. Gerçek değerler sadece onlardır ve sadece onları bulan insanlar yaşarlar; diğerleriyse yaşıyormuş gibi yapar.
Sadece yaşamak, her zaman yaşamak demek değildir. Hayatına bir bak . Bu hayatın tekrar tekrar verilmesini ister misin?
Asla taklitçi olma, her zaman özgün ol. Bir karbon kopya olma. Ama dünyada olan tamamen bu: Karbon kopyalar ve karbon kopyalar.
Sen hiçbir şekilde başkalarından daha düşük değilsin. Kendine, iç sesine saygı duy ve onun izinden git.Mümkün olduğunca çok sayıda hata yap ama bir şeyi unutma: Aynı hatayı tekrarlama. O zaman gelişirsin. Yoldan sapabilmek özgürlüğünün bir parçasıdır. Tanrıya karşı çıkmak dahi gururunun bir parçasıdır. Bu şekilde, bir omurgaya sahip olmaya başlarsın; yoksa omurgasız milyonlarca insan var.
Sana söylenmiş olan herşeyi unut: " Bu doğru ve bu yanlış!". Hayat o kadar kesin değil. Bugün doğru olan bir şey, bir sonraki an yanlış olabilir. Hayat o kadar kolay istiflenemez, onu bu kadar kolay etiketleyemezsin: "Bu doğru ve bu yanlış". Varoluşla ahenk içinde olan doğrudur ve varoluşla ahenk içinde olmayan yanlıştır.
Hayat çok hızlı ilerler; dinamiktir, durağan değil. İki anı asla birbiriyle aynı değildir. O yüzden bu anda doğru olan bir şey, bir sonraki anda doğru olmayabilir.


nightmare_storm 20.06.2008 02:00:20
Zeka (sy: 25-26)
Önyargılı göz, kördür varılmış sonuçlarla dolu bir kalp ölüdür. Çok fazla gerçekliği sorgulanamaz. Varsayımı doğru kabul ettiğin zaman zekan keskinliğini, güzelliğini, yoğunluğunu kaybetmeye başlar; donuklaşır. Donuk zekaya akıl denir.
Senin sözde entelektüellerin  aslında gerçekten zeki değil, sadece akıllı. Akıl bir cesettir. Onu süsleyebilirsin, harika inciler, elmaslar, zümrütlerle süsleyebilirsin; ama ceset hala bir cesettir.
Canlı olmak ise tamamen farklı bir şeydir.

nightmare_storm 20.06.2008 02:09:42
Güvenin Yolu(sy: 29-31)
Güven en büyük zekadır... İnsanlar neden güvenmiyor? Çünkü kendi zekalarına güvenmiyorlar. Korkuyorlar, aldatılmaktan korkuyorlar. Korkuyorlar; o yüzden kuşku duyuyorlar. Kuşku korkudan kaynaklanır. Kuşku kendi zekandaki bir çeşit güvensizlikten kaynaklanıyor. Güvenin, büyük zekaya, cesarete ve bütünlüğe ihtiyacı vardır.
Eğer yeterince zeki değilsen kuşku duyarak kendini korursun.Bilmeme durumunda olmak zekadır, farkındalıktır ve bu biriktirilemez. Aslında sürekli açıklama peşindeki bir zihin korkmuş bir zihindir.
Herşey değişmeye devam eder, o yüzden bir haritan olamaz; harita tamamlandığı an, çoktan geçerliliğini yitirmiştir. Harita eline geçtiği zaman, artık bir işe yaramaz çünkü hayat yolunu değiştirmiştir. Hayat yeni bir oyuna başlamıştır. Haritalarla hayatın üstesinden gelemezsin,çünkü hayat ölçülebilir değildir. Kılavuz kitaplara danışarak hayatın üstesinden gelemezsin, çünkü bu kitaplar, ancak herşey durağan olduğu zaman geçerlidir. Hayat durağan değildir, o bir dinamizimdir, bir süreçtir.

nightmare_storm 20.06.2008 02:58:08
(sy: 31-49)
Bütün dünya sahte dindarlarla doludur: Herkes dindar ama toplamı dinsellikten yoksunluk. Din sahtedir. İnsanlar "yapay" güvene sahipler. Güven bir deneyim değil, inanç olmuştur.Onlara inanmaları öğretilmiştir, onlara bilmeleri öğretilmemiştir, insanlığın kaybettiği nokta da budur.
Asla inanma. Eğer inanmıyorsan, kuşku duymak daha iyidir çünkü kuşku sayesinde bir gün güven olasılığı çıkacaktır. Sonsuza dek kuşkuyla yaşayamazsın. Kuşku bir hastalıktır; o bir rahatsızlıktır. Bu nedenle inançlı olmaktansa,  sahte inanca sahip olmaktansa, ateist olmak iyidir diyorum.
Yoksul ama kendine ait şeylerle olmak çok daha iyidir. O yoksulluğun bir zenginliği vardır çünkü gerçektir ve senin inancının zenginliğiyse çok zayıf.
O inançların asla çok derine ulaşamaz; en iyi ihtimalle yüzeyde kalır. Biraz deşince de inançsızlık ortaya çıkar.
Tanrıya inanıyorsan; sonra işin ters gidince birden inançsızlık ortaya çıkıyor. Tanrıya inanıyorsun ve çok sevdiğin kişi ölünce inançsızlık ortaya çıkıyor. Tanrıya inanıyorsun ve sadece sevdiğin birinin ölmesiyle bu inanç yok mu oluyor?
Pek değeri yok. Güven asla yok edilemez, bir kez orada olursa, hiçbir şey onu yok edemez. İnançları bırak. Korku ortaya çıkacak çünkü eğer inancı bırakırsan kuşku doğar. Her inanç kuşkuyu bir yere saklanmaya zorluyor, kuşkuyu bastırıyor. Bu seni endişelendirmesin, bırak kuşku gelsin. Herkes gün ışığına ulaşabilmek için karanlık geceyi yaşamak zorundadır.
Güven "oluşturulamaz".Asla onu bir ekin gibi yetiştirmeye çalışma; tüm insanlığın yapmaya çalışageldiği şey budur. Oluşturulmuş güven, inanca dönüşür. Güveni kendi içinde keşfet, onu oluşturma. Arayış güvene ihtiyaç duyacak çünkü bilinmeyene adım atıyorsun. İnanılmaz bir güven ve cesaret gerektirecek çünkü geleneksel ve bilindik olandan uzaklaşıyorsun. Engin denize açılacaksın ve diğer kıyı var mı, yok mu bilmiyorsun.
Sadece şunu anla: Eğer kendine güvenmiyorsan, bir başkasına ya da bir şeye nasıl güvenebilirsin? Akıl zekaya dönüşmeden önce kalbin açılmış olması kesinlikle şarttır. Akıl ile zeka arasındaki fark budur.
Zeka, aklın kalple uyum içinde olmasıdır.
Kalp nasıl güveneceğini bilir.
Akıl nasıl araştırma yapacağını bilir.
Bilinene tutunmak bir cesede tutunmaktır. Onu bırakmak için cesarete ihtiyacın yok, aslında cesede tutunmaktır. Onu bırakmak için cesarete ihtiyacın yok, aslında cesede tutunmaya devam etmek için cesaret gerekir.Sadece görmen gerek. Sana tanıdık olanlar, yaşamış oldukların sana ne verdi? Nereye ulaştın? Hala boş değil misin? İçinde derin bir tatminsizlik derin bir hüsran ve anlamsızlık yok mu? Bir şekilde başarıyorsun; gerçeği gizleyerek, yalanlar yaratarak tutunmayı, kendini meşgul etmeyi sürdürüyorsun.
İşte bütün mesele bu: Bildiğin her şeyin geçmişe ait olduğunu, geride kaldığını net bir şekilde görmek. O mezarlığın bir parçasıdır. Bir mezarda olmayı mı istiyorsun, yoksa canlı olmayı mı? Bu sadece bugünün sorunu değil; yarın da aynı sorunla karşı karşıya kalacaksın ve ondan sonraki gün de. Son nefesine kadar bu böyle devam edecek.
Bildiğin her şey, biriktirdiklerin: bulgular, bilgiler, deneyimler; onları keşfettiğin an, onlarla işin bitmiştir. Artık o boş sözleri taşımak, o ölü yükünü sırtında taşımak hayatını ağırlaştırır; her an seni beklemekte olan o cap canlı , sevinç dolu varlık olmanı engeller.
Bu bir zihinsel berraklık meselesidir; neyin ne olduğu hakkında net olmaktır. Ve ikinci olarak ne zaman cesaretle ilgili bir konu ortaya çıkarsa onu kimse sana veremez. Bu bir hediye olarak sunulabilecek bir şey değildir. Bu herkesin doğuştan sahip olduğu bir özelliktir. Sen sadece onun büyümesine izin vermedin kendini ortaya koymasına izin vermedin.
Bu koca dünyada ne elde edebilirsin? Yanında ne ...ürebilirsin? Adını mı, itibarını mı, saygınlığını mı?Paranı , gücünü mü; neyi? Diplomanı mı? Hiçbir şey ...üremezsin. Herşeyi burada bırakmak zorundasın. İşte o anda, sahip olduğun her şeyin aslında senin olmadığını anlarsın. Sahip olma fikri temelden yanlıştı. Ve sahip olduğun o şeyler yüzünden de çürümüş durumdasın.
Sahip oldukların, başarı, ün olmadan sen nesin?
Bilmiyorsun. Sen isminsin, sen şöhretsin, sen itibarsın, sen gücünsün.Ama bunlar dışında kimsin?

O yüzden bütün bu sahiplik, senin kimliğin yok oluyor. Sende varlığına ilişkin bir yanılsama yaratıyor. Ego budur.
Kim olduğunu bilmiyorsun ve kim olduğunu bilmeden yaşamak imkansızdır.
Sen kim olduğunu bilmiyorsun. O yüzden onun yerine geçecek sahte bir kimliğe ihtiyaç var. O sahte kimliği sana sahip oldukların veriyor.
Bu dünyaya masum bir gözlemci olarak geliyorsun. Herkes aynı şekilde, aynı bilinç niteliğine sahip olarak geliyor. Ama yetişkinlerin dünyasıyla pazarlık yapmaya başlıyorsun. Sana verecekleri çok şeyleri var.
Senin ise verecek tek bir şeyin: kendi bütünlüğün ve özsaygın.
Bu yolculukta kendini kaybedeceksin. Çünkü bu dünyada bedelini ödemeden hiçbir şey alamazsın. Ve zavallı çocuk, verdiği şeyin ne kadar değerli olduğunu anlayamaz. Kendi bütünlüğünü bir tarafa koyup, diğer bir tarafa bütün dünyayı koysan bile, bütünlük ağır basar, daha değerlidir. Çocuğun bunu bilme şansı yoktur. Sorun budur çünkü sahip olduğun şey zaten içindedir. Onu kanıksamıştır.

nightmare_storm 20.06.2008 03:34:53
(sy: 185-190) Alım Tarih: 07.10.07
Kimse kendini bir kitap gibi açamaz. Korku hakim olur: "İnsanlar hakkımda ne düşünür?"Çocukluğundan itibaren sana maske takman öğretilmiştir, güzel maskeler. Güzel bir yüze sahip olmaya gerek yoktur; güzel bir maske yeterlidir; ayrıca maskeler çok "ucuz". Yüzünü dönüştürmek çok meşakkatlidir. Yüzünü boyamak basittir.Şimdi birden gerçek yüzünü açığa çıkartmak seni varlığının özüne kadar titretiyor. İçinde bir korku yükseliyor: İnsanlar beğenecek mi? İnsanlar kabullenecek mi? İnsanlar seni hala sevecek, sayacak mı? Kim bilir?...
Maskeni sevmişlerdir, karakterine saygı duymuşlardır, kıyafetlerini övmüşlerdir. Şimdi bir korku yükseliyor:
"Eğer birden çıplak kalırsam beni hala sevecekler mi, saygı duyup, takdir edecekler mi; yoksa hepsi benden kaçacak mı? Belki sırtlarını çevirebilirler, yalnız kalabilirim".
O yüzden insanlar rol yapmaya devam ediyor. Bu korkudan gösteriş çıkıyor, bütün sahtelikler çıkıyor. İnsanın kendisi olabilmesi için korkusuz olması gerekir.
Hayatın en temel yasalarından biri şudur: "Bir şeyi gizlersen büyümeye devam eder; bir şeyi ortaya koyarsan, eğer yanlışsa kaybolur, güneş altında buharlaşır ve eğer doğruysa beslenip gelişir. Gizlediğin zaman tam tersi olur. Doğru olan beslenemediği için ölmeye başlar; onun rüzgara, yağmura, güneşe ihtiyacı vardır. Sunulan doğanın tamamına ihtiyacı vardır. Ancak gerçekle büyüyebilir, gerçekle beslenebilir. Onu beslemeyi kesersen giderek zayıflamaya başlar. Ve insanlar kendi gerçekliklerini aç bırakırken sürekli sahte benliklerini besliyor.
Senin sahte yüzlerin yalanların beslenir, o yüzden sürekli daha fazla yalan icat etmeye mecbur kalırsın. Bir yalanı desteklemek için yüz tane daha yalan uydurman gerekir çünkü bir yalan ancak daha büyük yalanlarla desteklenebilir. O yüzden bir maske arkasına saklandığın zaman gerçek ölmeye başlar ve gerçek olmayan beslenip giderek şişmanlar. Eğer kendini açığa çıkartırsan, gerçek olmayan ölür; ölmesi kaçınılmaz çünkü gerçek olmayan yaşayamaz. Ancak gizlilikte, ancak karanlıkta varolabilir. Ancak bilinçaltının tünellerinde kalabilir. Eğer bilinç seviyesine çıkartırsan buharlaşmaya başlar. Psikanalizin başarısındaki bütün sır budur. Çok basit bir sır ama psikanalizin bütün sırrı budur. Bir psikianalist, bilinçaltında bulunanların, varlığının karanlık alanlarında bulunan şeylerin, bilinç seviyesine çıkmasına yardımcı olur.
Kişilik yapmacıktır, bireylik ise öze dayanır. Kişilik sadece bir aldatmacadır, bireylik ise senin gerçeğindir. Kişilik dışarıdan empoze edilir; o bürünülmüş bir kişiliktir, bir maskedir. Bireylik ise senin gerçeğindir.
Kişilik bir toplumsal komplikasyondur, toplumsal bir ciladır. Bireylik hamdır, çılgındır, kuvvetlidir ve inanılmaz bir gücü vardır.
Hazır olduğun zaman; cesur, gözüpek olduğun zaman; gerçeğin özgürlüğünü tattığın, kendi gerçeğini açma özgürlüğüne ulaştığın zaman artık kendi başına yol alabilirsin. Kendi yolunu aydınlatabilirsin.
Kendini öğrenmek için bir fikre gerek yok. Hatta bütün fikirlerin bırakılması gerekir; ancak o zaman kim olduğunu bilebilirsin.

Not: Bundan sonra herşeyi kendim yazacağım bakalım ne olacak? Kitaplardan ve dergilerden bire bir yazacağım.

nightmare_storm 10.07.2008 00:44:04
Özgürlük (Önsöz sy: 7-11)
Hakikat ödünç alınamaz. O kitaplardan çalışılamaz. Hiç kimse sana onun hakkında bilgi veremez. Senin zekanı keskinleştirmen zorunludur bu sayede sen varoluşun içine bakarsın ve onu bulursun. İstediğin herşeyi yapma özgürlüğü de özgürlük değildir çünkü birşeyi yapmayı istemek, arzulamak zihinden gelir. Ve zihin senin esaretindir.
Bir kılıç senin başını kesebilir ama o senin özgürlüğünü, senin varlığını kesemez.
Sen özgür olarak doğdun. Sen sadece onu unutmak için koşullandırıldın. Katman katman koşullanmalar seni bir kuklaya dönüştürmüştür. İpler başkalarının elinde. İplerin var olmayan bir Tanrı' nın elinde, bu nedenle Tanrı' yı temsil eden peygamberler, Mesihler var.

Köleliğin Köklerini Anlamak(sy:14-21)
Tüm varoluşun içinde sadece insanın kurala ihtiyacı vardır. Başka hiçbir hayvanın kurala ihtiyacı yoktur. Anlaşılması
gereken ilk şey kurallarla ilgili bir şeyin yapay olduğudur. İnsanın kurallara ihtiyacı olmasının ardındaki neden onun hayvan olmaktan çıkması, ancak henüz bir insan haline gelememiş olmasındandır, o arada kalmıştır. Şayet insanoğlu gerçekten insan olabilirse- sadece lafta değil, gerçekte de- hiçbir kurala ihtiyaç duymayacaktır.
Sorun şudur ki insanı kaosun içinde dağılmaktan korumak için yarattığımız güçler artık o kadar güçlü ki seni özgürce gelişmen için bırakmak istemiyorlar. Çünkü eğer sen gelişmeye, birey olmaya, uyanık, farkında ve bilinçli olmaya muktedir olursan tüm bu insanlara ihtiyaç olmayacaktır. Onların hepsi işlerini kaybedecek ve işleri ile birlikte prestijlerini, güçlerini, liderliklerini, rahipliklerini, papalıklarını da kaybedecekler; herşey bitmiş olacak. Bu nedenle artık başlangıçta koruma için ihtiyaç duyulanlar insanlığın düşmanlarına dönüşmüşlerdir.
Benim yaklaşımım bu insanlara karşı savaşmak değildir çünkü onlar güçlüdür, onların orduları vardır, onların parası vardır, onların herşeyi vardır. Onlarla savaşamazsın, sen yok olacaksın.
Tüm bu pisliğin dışına çıkmanın tek yolu sessizce kendi bilincini geliştirmeye başlamaktır ki onlar bunu hiçbir güç ile engelleyemezler. Aslında onlar senin içinde ne olduğunu bilemezler bile. İçsel varlığını değiştir. Ve sen değiştiğin, tamamıyla dönüştüğün an birden mahkumiyetinin dışına çıktığını göreceksin, artık bir köle değilsin. Sen kaosun yüzünden bir köle idin.
Toplum delirmiştir ve sen de engellenmiş olduğun için mi deliriyorsun? Toplum bu insanlardan korkmaz; toplum sadece çok merkezinde, çok bilinçli olması nedeniyle kanunların onlar için anlamsız hale geldiği insanlardan korkar. Onlar her zaman doğru olanı yapar. Onlar sözde güçlü çıkarların cenderesinin ötesindedir.

Birlikte yaşamak bir şeydir, biz onu yapıyoruz: Her şehirde, her kasabada binlerce insan birlikte yaşıyor ama birliktelik bunun neresinde? İnsanlar komşularını dahi tanımıyor. Onlar, binlerce insan, aynı gökdelende yaşıyor ve onlar asla aynı evde yaşadıklarını bilmiyorlar. Bu birliktelik değildir çünkü paylaşım yoktur.
O basit bir kalabalıktır, bir topluluk değil.

Alınyazısı ve Kader Fikri( sy: 41-50)
Alınyazısı yoktur, kader yoktur. Sen sadece sorumluluğunu varolmayan bir şeyin üzerine atmaya çalışıyorsun.
Tanrı, kader, alınyazısı; bunların hepsi aynı kategoridedir. Sorumluluğunu varolmayan bir şeyin üzerine atıyorsun.
Dünyanın her yanında kutulmak istediğin herhangi bir şeyi Tanrı'nın üstüne, kaderin üstüne, alınyazısının üstüne atıyorsun. Onlar sadece varolmayan şeyler için farklı isimlerdir. Şu kesindir ki sen gerçekten orada olan birisinin üstüne çöp dökemezsin. Sabrın bir sınır vardır.
Komşunun arazisine çöp dölmeyi bir dene. Belki bir gün için herhangi bir şey söylemayabilir; belki iki gün bekleyebilir ama nereye kadar? Er ya da geç seni ensenden yakalayacak ve sana şunu kanıtlayacaktır:
"Ben varım! Benim avluma çöp dökmeye devam edemezsin". Ancak evde hiçkimse yoksa avluya istediğin sürece
çöp dökmeye devam edebilirsin. Kimse sana karşı çıkmayacak, kimse gelip, "Neler oluyor? Sende hiç terbiye yok mu?" demeyecek.
Ve sen sorumluluğu kendin almadığın sürece asla güçlü olmayacaksın, asla bağımsız olmayacaksın, özgürlüğü hiç tatmayacaksın. Özgürlüğe sahip olabilirsin. Ancak bunun bedeli, sorumluluğu bütünüyle kabul etmektir.

Senin mutluluğuna karar verecek bir Tanrı yok. Varoluşta yalnızsın. Yalnız gelirsin, yalnız ölürsün. Tek başına gelirsin, tek başına gidersin; doğumla ölüm arasında tek başınasın.

Alınyazısı, kader, kısmet, Tanrı gibi sözcükleri unut. Ve astrologlar, zihin okuyanlar, el falına bakanlar, geleceği tahmin edenler tarafından kandırılmana izin verme. Şayet sen yaratmazsan gelecek yoktur! Ve yarın olacak herşey senin kendi yaratımın olacaktır. Ve o bugün, şimdi yapılmak zorundadır çünkü bugünün içinden, bugünün rahminden yarın doğacaktır. Sorumluluğu tamamen üzerine al, benim sana mesajım budur.
Sorumluluğu al! Ve çok büyük bir yoksulluğun içinde acı çekerek bir hapishanede tutuklu bile olsan tamamıyla kendi efendin olarak kalacaksın. Sorumlulukla birlikte gelen özgürlüğe sahip olacaksın.
 

nightmare_storm 10.07.2008 02:47:01
Ego
Ego Nedir?
Ego senin gerçek özünün tam tersidir. Ego sen değilsin. Ego toplumun yaratmış olduğu ve senin bu sayede oyuncakla oynamaya devam edebildiğin ve asla gerçek şeyi sormadığın bir kandırmacadır. Bu yüzden ben egonu bırakmadığın sürece asla kendini bilemeyeceğin konusunda ısrar ediyorum.
Doğduğun zaman hakiki benliğine sahiptin. Sonra sahte bir benlik yaratmaya başladılar: Sen Hıristiyansın, sen Katoliksin, sen beyazsın, sen Almansın ve sen Tanrının seçilmiş ırkısın, senin dünyayı yönetmen lazım ve bunun gibi pek çok şey. Senin kim olduğunla ilgili sahte bir fikir yaratıyorlar. Sana bir isim veriyorlar ve bu ismin etrafında hırslar, şartlanmalar yaratıyorlar.
Ve yavaş yavaş çünkü bu neredeyse hayatının üçte birini alır yavaş yavaş onlar okul aracılığıyla, kilise, kolej, üniversite aracılığıyla egon üzerinde çalışırlar. Üniversiteden çıktığında masum varlığını tamamıyla unutmuş olursun. Artık senin altın madalyalı, birinci sınıf, üniversitenin en başarılısı olmuş çok büyük bir egon vardır. Artık sen dünyaya adım atmaya hazırsın.
Bu ego her türlü arzuya, hırsa sahiptir, her şeyin her zaman zirvesinde olmak ister. Sen bu ego tarafından kullanılıyorsun. Ve bu asla sana hakiki, gerçek benliğin hakkında en küçük bir ipucuna dahi izin vermez ve senin hayatın kendi hakikatinin içindedir. Bu yüzden bu ego sadece mutsuzluk, acı, kavga, hayal kırıklığı, delilik, intihar, cinayet; her türden suç üretir.
Hakikati arayan birisi tam bu noktadan başlamalıdır: Ne zaman toplum tarafından bir şey olduğun söylenirse ondan kurtul. Kesinlikle sen o değilsin. Çünkü senin dışında hiç kimse senin kim olduğunu bilemez: Ne anne baban, ne öğretmenlerin, ne de din adamların. Senin dışında hiç kimse kendi varlığının mahremiyeti içine giremez. Bu yüzden seni hiç kimse tanımıyor; senin hakkında ne söylerlerse söylesinler hepsi yanlış.
Onu bir kenara fırlat. Tüm egoyu paramparça et. Egoyu yok ederek, kendi özünü keşfedeceksin. Ve bu keşif mümkün olan en muhteşem keşiftir çünkü o mutlak saadete doğru, sonsuz hayata doğru bütünüyle yeni, kutsal bir yolculuktur.
Seçebilirsin: Ya hayal kırıklığı, acı, mutsuzluk; o zaman egoya tutunmaya, onu beslemeye devam et. Yahut huzur, sükûnet, saadet. Fakat o zaman masumiyetini yeniden kazanmak zorundasın.

Soru: Her zaman egomuz aracılığıyla mı eylemde bulunuyoruz yoksa ondan özgür olduğumuz anlar da var mıdır?

OSHO: Ego bir kurmaca olduğu için ondan özgür olduğun anlar vardır. O bir kurgu olduğundan sadece sen onu desteklediğin sürece var olabilir. Kurmaca bir şeye çok özen göstermek gerekir. Hakikatin hiçbir çabaya ihtiyacı yoktur, hakikatin güzelliği budur.

Fakat bir kurmaca? Sürekli onu boyamak, ona şuradan ya da buradan destek olmak zorundasın. Ve o buna rağmen sürekli çöker. Bir tarafı desteklemeyi başarana kadar, diğer taraf çökmeye başlar.

Ve insanların tüm yaşamları boyunca yapmayı sürdürüp durdukları şey budur, kurmaca olanı hakikatmiş gibi göstermeye çalışmak.

Çok paraya sahip ol, o zaman daha büyük bir egon olabilir, yoksul adamdan biraz daha katı bir ego. Fakir adamın egosu incedir; o kalın bir egonun bedelini ödeyemez. Bir ülkenin başbakanı ya da başkanı ol ve senin egon en uç noktaya kadar şişer. O zaman ayakların yere basmaz.

Tüm hayatımız, güç, prestij, para, şu ve bu arayışımız bir şekilde bu kurmacayı sürdürebilmek için yeni bir destek arayışı, yeni bir payanda arayışından başka bir şey değildir.

Ve her zaman sen ölümün geldiğini biliyorsun. Ne yaparsan yap ölüm onu yok edecektir. Fakat yine de kişi umuda karşı umut beslemeye devam eder; belki diğer herkes ölebilir ama sen değil.

Ve aslında bir anlamda bu doğrudur. Her zaman sen diğer insanları ölürken görmüşsündür, asla kendini ölürken görmemişsindir. Bu yüzden o, doğruymuş, mantıklıymış gibi gözükür. Şu kişi ölür, bu kişi ölür ve sen asla ölmezsin. Sen her zaman onlar için üzülürsün, sen her zaman onlara elveda demek için mezarlığa gidersin ve sonra yeniden eve dönersin.

Bu seni kandırmasın çünkü tüm bu insanlar da aynı şeyi yapıyordu. Ve hiç kimse istisna değildir. Ölüm gelir ve senin isminin, senin şanının tüm kurmacasını yok eder. Ölüm gelir ve basitçe her şeyi siler; ayak izleri bile kalmaz. Hayatımız aracılığıyla yaptığımız şey her ne olursa olsun suyun üzerine yazı yazmaktan başka bir şey değildir; kuma bile değil suyun üzerine. Henüz sen onu yazmadın bile ve o kayboldu. Onu okuyamazsın bile; sen onu okuyana kadar o gitmiştir.

Fakat biz bu şatoları boşluğa kurmak için çabalamayı sürdürürüz. Bu bir kurmaca olduğu için onun sürekli olarak ayakta tutulmaya, sürekli çabaya gece ve gündüz ihtiyaç vardır. Ve hiç kimse yirmi dört saat boyunca bu kadar dikkatli olamaz. Bu nedenle sana rağmen, egonun bir engel olarak iş görmediği anlarda gerçekliği anlık olarak fark ettiğin zamanlar olur. Egonun kafesinin olmadığı anlar vardır; sana rağmen, unutma. Herkesin arada bir böyle anları vardır.

Örneğin her gece derin uykuya daldığın zaman ve uyku rüya dahi göremeyeceğin kadar derin olduğunda, o zaman ego artık bulunmaz; tüm kurmacalar gitmiştir. Derin, rüya görülmeyen uyku bir tür küçük ölümdür. Rüyanın olmadığı uykuda ego tamamıyla kaybolur çünkü düşünce yokken, rüya yokken nasıl bir kurmacayı taşıyacaksın. Fakat rüyasız uyku çok azdır. Sekiz saatlik sağlıklı uykuda iki saatten fazla değildir. Fakat sadece bu iki saat yeniden yaşam enerjisini tazeler.

Eğer iki saat rüyasız derin uyku alırsan sabahleyin yeni, taze, canlı olursun. Hayat yeniden heyecana sahiptir, yeni gün bir armağan gibi gelir. Her şey yeni gelir çünkü sen yenisin. Ve her şey güzel gelir çünkü sen güzel bir haldesin.

Bu derin uykuya daldığın iki saatte Patanjali (ve yoganın) sushupti dediği rüyasız uyku ne olmuştur? Ego kayboldu. Ve egonun kaybolması seni yeniden canlandırdı, yeniden tazeledi. Egonun kaybolmasıyla, derin bilinçsizliğin içinde bile olsan Tanrının tadına baktın. Patanjali sushupti, rüyasız uyku ile samadhi, budalığın değişmez hali arasında büyük bir fark yoktur der. Büyük bir fark olmasa da yine de bir fark vardır. Bu fark bilinçliliktir. Rüyasız uykuda sen bilinçsizsin, samadhide sen bilinçlisin fakat ikisi aynı haldir. Sen Tanrıya gidersin, sen evrensel merkeze gidersin. Sen çeperden kaybolur ve merkeze gidersin. Ve sadece merkezle bu temas seni yeniden canlandırır.

Ego bir kurmaca olduğu için arada bir kaybolur. En uzun zaman rüyasız uykudadır. O nedenle uykuya çok değer ver; onu hiçbir şekilde kaçırma.

Yüzeyde sen topluma başkaldırmış olabilirsin, yüzeyde artık sen uyumlu olmayabilirsin. Fakat bazı şeyler çok derine inmiştir; bunun yüzeyde başkaldırmış olmakla bir alakası yoktur. Saçını uzatabilirsin, bunun pek bir faydası olmayacaktır. Bir hippi olup yıkanmaya bir son verebilirsin, bunun bir faydası olmayacak. Aklına gelebilecek ve hayal edebileceğin her şekilde kendini toplumdan kopartabilirsin fakat bunun gerçekte bir faydası olmaz çünkü bazı şeyler çok çok derine inmiştir. Ve bunların hepsi çok yüzeysel ölçütlerdir.
Kim seni güç ile, gerçek güç ile temasa geçirebilirse kudretli hale gelecektir. Tanrı gerçek güçtür, tüm güçlerin kaynağıdır. Din adamları çağlar boyunca çok güçlü olarak kalmışlardır; krallardan daha güçlüdürler. Artık bilim adamı din adamının yerini almıştır. Çünkü artık o, doğada saklı kalmış güçlerin kapılarını açmayı biliyor. Din adamı seni Tanrı ile temasa geçirmeyi biliyordu, bilim adamı seni doğa ile temasa geçirmeyi biliyor. Ancak din adamı öncelikle senin temasını kesmek zorundadır ki bu sayede seninle Tanrı arasında özel bir hat olmasın. O senin içindeki kaynakları mahvetmiştir, onları zehirlemiştir. O çok güçlü hale gelmiştir. Fakat tüm insanlık sevgisiz, ruhsuz, suçluluk duyguları ile dolu hale gelmiştir.

Egonun kendiliğinden kayıp gittiği birkaç an daha vardır. Büyük tehlike anlarında: Araba kullanıyorsun ve ansızın bir kazanın olacağını görüyorsun. Arabanın kontrolünü kaybettin ve kurtulacağın bir olasılık gözükmüyor. Ağaca ya da gelmekte olan kamyona çarpacaksın ya da nehre uçacaksın, bu kesinlikle böyle olacak. Böyle anlarda ego ansızın kaybolacaktır.
Bu yüzden tehlikeli durumlara yönelmenin çok büyük cazibesi vardır. İnsanlar Evereste tırmanır. Onlar bunu anlamış olsa da olmasa da bu derin bir meditasyondur. Dağcılık çok önemlidir. Dağlara tırmanmak tehlikelidir; ne kadar tehlikeli ise o kadar güzeldir. Egosuzluğun anlık tecrübelerini muhteşem bir şekilde yaşayacaksın. Ne zaman tehlike çok yakınsa zihin durur. Zihin sadece sen tehlikede değilken düşünebilir; onun tehlike halinde söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Tehlike seni anın içinde tutar. Ve anın içindeki bu kendiliğindenlikte ansızın sen ego olmadığını bilirsin.



nightmare_storm 10.07.2008 02:58:42
Zihnin Sınırının Ötesi
En önce anlaşılması gereken şey egonun ne olduğudur. Bir çocuk doğar. Doğduğunda kendisi hakkında hiçbir bilinci, bilgisi yoktur. Ve bir çocuk doğduğunda ilk olarak farkına vardığı şey kendisi değil diğeridir. Bu doğaldır çünkü gözler dışa doğru açıktır, eller diğerlerine dokunur, kulaklar başkalarını duyar, damak yiyecekleri tadar ve burun dışarıyı koklar. Tüm bu duyular dışa doğru açıktır.

Doğmanın anlamı da budur. Doğumun anlamı, bu dünyaya gelmektir, dışarının dünyasına. Dolayısıyla da bir çocuk doğduğunda, bu dünyanın içine doğar. Gözlerini açar ve diğerlerini görür. Diğer siz demeksiniz. Çocuk ilk önce annesinin farkına varır. Daha sonra da yavaş yavaş kendi bedeninin farkına varmaya başlar. Bu da aslında diğerdir ve de bu dünyaya aittir. Acıkır ve bedenini hisseder; ihtiyacını giderdiğinde de bedenini unutur.

Bir çocuk şöyle yetişir: Önce sizin, ötekinin farkına varır ve sonraysa sizinle, ötekiyle kıyaslayarak yavaş yavaş kendisinin farkına varır.

Bu farkındalık yansıtılmış bir farkındalıktır. O kendisinin kim olduğunun bilincinde değildir. O yalnızca annenin ve de onun kendisi hakkında ne düşündüğünün farkındadır. Eğer annesi ona gülümserse, onu takdir ederse, 'Sen çok güzelsin' derse, onu kucaklayıp öperse çocuk kendisi hakkında iyi şeyler hisseder. İşte şimdi bir ego doğmuştur.

Takdir,sevgi, ilgi aracılığıyla iyi olduğunu, değerli olduğunu ve bir önemi olduğunu hisseder.
Bir merkez doğar.

Yalnız bu merkez yansıtılmış bir merkezdir. Onun gerçek varlığı değildir. Kendisinin kim olduğunu bilmez; yalnızca başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü bilir. Ve bu bir egodur; yansıma,, başkalarının ne düşündüğüdür. Şayet herkes onun bir işe yaramaz olduğunu düşünürse, kimse onu takdir etmez, ona gülümsemez. Böyle bir durumda da bir ego doğar: Hastalıklı bir ego; üzgün, reddedilmiş, değersiz ve diğerlerinden aşağıda hissederken kendisini incinmiş. Bu da bir egodur. Bu da bir yansımadır.

Önce anne - ve anne başlangıçta tüm dünya demektir. Sonradan anneye başkaları katılır ve dünya büyümeye başlar.Ve bu dünya büyüdükçe de ego daha karmaşıklaşır çünkü birçok başka insanın daha görüşleri yansır.

Ego biriktirilmiş bir olgudur, başkalarıyla yaşıyor olmanın bir yan ürünüdür. Eğer bir çocuk tamamıyla yalnız yaşarsa, hiçbir zaman ego geliştirmeyecektir. Ama bunun bir yararı olmaz. Bir hayvan gibi kalacaktır. Hayır, böyle bir şey onun gerçek kendi benliğini bileceği anlamına gelmez.

Ego bir zorunluluktur çünkü gerçek olan ancak sahtesi aracılığıyla anlaşılır. Kişi onun içerisinden geçip gitmelidir. Bu bir öğretidir. Gerçek yalnızca yanılsama sayesinde anlaşılır. Gerçek olanı doğrudan bilemezsiniz. Öncelikle gerçek olmayanın ne olduğunu bilmek zorundasınızdır. Önce gerçek olmayanı tanımak zorundasınız. Bu tanışıklık vasıtasıyla gerçeğin ne olduğunu bilmek için yeterli hale gelirsiniz. Şayet siz sahteyi sahte olarak bilirseniz, gerçek üzerinize gün gibi doğar.

Ego bir ihtiyaçtır; o toplumsal bir ihtiyaç, toplumsal bir yan üründür. Toplum sizin çevrenizdeki her şeydir - siz değil ama etrafınızdaki tüm şeylerdir. Her şeyden sizi çıkarttığınızdaki şeydir toplum. Ve herkes yansıtır. Okula gidersiniz ve öğretmen sizin kim olduğunuzu yansıtacaktır. Diğer çocuklarla arkadaşlıklarınız olacak ve onlar sizin kim olduğunuzu yansıtacaklar. Adım adım herkes sizin egonuza bir şeyler katar ve herkes egonuzu topluma problem oluşturmayacak hale getirmeye çalışır.

Onların derdi siz değilsinizdir.
Onlar toplumla ilgilenmektedirler
Toplum kendisini düşünür ve bu böyle de olmalıdır.

Onların önemsediği şey sizin 'kendini bilen' insanlar haline gelmeniz değildir. Onlar için önemli olan sizin toplum denen mekanizmanın yararlı bir parçası olmanızdır. Resmi bozmamalısınız. Dolayısıyla da size toplumla uyumlu bir ego verirler. Size ahlak öğretirler. Ahlak, size topluma uyacağınız bir ego vermek anlamına gelir. Eğer siz ahlaklı değilseniz, şurada ya da burada uyumsuz olursunuz. Bu sebeple suçluları hapishanelere koyarız - hayır,yanlış bir şey yaptıklar için ya da onları hapse atmakla onların iyileşeceği için falan değil! Sadece onlar uyumsuzdur. Onlar sorun üretirler. Onların sahip oldukları türden egoları toplum onaylamaz. Şayet toplum onaylarsa her şey iyidir.

Bir adam birisini öldürür - o bir katildir.

Ve aynı adam savaş zamanında binlercesini öldürür - o muhteşem bir kahraman haline gelir. Toplum cinayetten rahatsız olmaz ama cinayetin toplum için işlenmesi gerekir.O zaman sorun kalmaz.

Toplum ahlakı önemsemez.
Ahlak yalnızca sizin topluma uymanız demektir.
Toplum savaştayken ahlak değişir.
Barış dönemindeyken toplumun başka ahlakı vardır

Ahlak toplumsal bir politikadır. Diplomatiktir. Tüm çocukların toplumla uyumlu halde yetiştirilmesi şarttır ve her şey bu kadar basittir. Çünkü toplumun ilgilendiği tek şey yararlı üyelerdir. Toplum sizin kendinizi bilmeniz gerekliliğiyle ilgili değildir.

Toplum bir ego yaratır çünkü ego istenilen yönde kullanılabilir ve kontrol altında tutulabilir. Kişinin öz benliğiyse hiçbir zaman kontrol edilip kullanılamaz. Toplumun bir insanın öz benliğini kontrol altında tuttuğu duyulmuş bir şey değildir

Çocuğun bir merkeze ihtiyacı vardır ve çocuk kendi merkezinin tamamıyla farkında değildir. Toplum ona bir merkez verir ve çocuk ta azar azar toplumun kendisine verdiği egonun kendi merkezi olduğuna ikna olur.

Bir çocuk eve döner - şayet sınıfta birinci olduysa tüm aile mutludur. Onu kucaklayıp öper, omzunuza alır dans edersiniz ve, 'Ne güzel bir çocuk! Sen bizim için gurur kaynağısın' dersiniz. Ona ayırt edilmesi güç bir ego verirsiniz. Eğer çocuk eve utanç içinde, başarısız becerememiş, sınıfta kalmış olarak gelirse ya da alt sıralarda kalmışsa - o zaman kimse onu takdir etmez ve o da kendisini dışlanmış hisseder. Bir dahaki sefere daha sıkı çalışacaktır çocuk çünkü merkezi sarsıntı hisseder.

Ego her zaman sarsıntıdadır, her zaman beslenmenin peşindedir, yani birisinin takdir etmesi gerekir. Bu nedenledir ki sürekli ilgi talep edersiniz.

Kim olduğunuz hakkında başkalarından fikir alırsınız. Bu doğrudan bir deneyim değildir.

Sizin kim olduğunuz hakkında edindiğiniz fikirken başkalarından gelir. Onlar sizin merkezinizi biçimlendirir. Bu merkez sahtedir çünkü siz kendinize ait gerçek merkezinizi taşımaktasınız. O kimsenin karışamayacağı bir şeydir. Kimse ona şekil veremez.

Siz onunla beraber gelirsiniz
Siz onunla doğarsınız.

Bu demektir ki, sizin iki merkeziniz vardır. Birisi varoluşun size vermiş olduğu, sizin beraber geldiğiniz merkezdir. Bu gerçek öz benliğinizdir. Ve diğeri, toplum tarafından yaratılmış olan merkez ise egodur. O sahte bir şeydir - ve çok büyük bir kandırmacadır. Ego arcılığıyla toplum sizi kontrol etmektedir. Siz belli bir şekilde davranmak zorundasınızdır, çünkü sadece o zaman toplum sizi takdir eder. Belli bir tarzda yürümek, belli bir şekilde kahkaha atmak; belli bir tarzı, ahlakı, formülü takip etmek zorundasınız. Ancak o zaman toplum sizi takdir eder, ve etmezse de egonuz sarsılır. Ve egonuz sarsıldığında, kim olduğunuzu, nerede olduğunuzu bilmezsiniz.

Başkaları size fikri verdi.
Bu fikir egodur.

Onu mümkün olduğunca derinden anlamaya çalışın, çünkü ondan kurtulmak durumundasınız. Ve ondan kurtulamazsanız hiçbir zaman öz benliğinize ulaşamazsınız. Çünkü siz merkeze bağımlı haldesiniz, hareket edemezsiniz ve öz benliğinize bakamazsınız.

Ve, egonun parçalanacağı, kim olduğunuzu bilmeyeceğiniz, nereye gidiyor olduğunuzu bilemeyeceğiniz, tüm sınırların eriyip gittiği geçici bir zaman dilimi, bir aralık olacağını anımsayınız.

En basitinden aklınız karışacak, bir kaos olacak.

Bu kaos nedeniyle egonuzu kaybetmekten korkarsınız. Fakat bu böyle olmak zorundadır. Kişi kendi gerçek merkezine varmadan önce bu kaosun içerisinden geçmek zorundadır.

Ve şayet cesursanız, bu dönem kısa olacaktır.

Eğer korkarsanız ve tekrar egonun kucağına düşerseniz, ve yeniden onu ayarlamaya başlarsanız, işte o zaman çok, çok uzun sürebilir; bir çok hayat ziyan edilebilir.

Şöyle bir öykü duymuştum: Küçük bir çocuk büyükannesini ziyaret etmekteymiş. Sadece dört yaşındaymış çocuk. Geceleyin büyükannesi onu uyuturken, çocuk aniden bağırmaya ve ağlamaya başlamış ve "Eve gitmek istiyorum. Karanlıktan korkuyorum" demiş. Fakat büyükanne de, "Çok iyi biliyorum ki, evde de karanlıkta uyuyorsun; hiç bir zaman ışığının yandığını görmedim. Öyleyse burada neden korkuyorsun?" diye sormuş. Çocuk, "Evet, bu doğru - ama o BENİM karanlığımdı" demiş. Bu tamamıyla bilinmeyen bir karanlık.

Karanlık ile birlikte bile, "Bu BENİM" diye hissediyorsunuz. Dışarıdayken bilinmeyen bir karanlıktır. Egoyla birlikte ise "Bu BENİM" diye hissediyorsunuz.

Sorunlu olabilir, belki de bir çok can sıkıntısı yaratır ama hala o benim. Tutunacağınız, yapışacağınız, ayaklarınızın altında olan bir şey; boşlukta, vakumda değilsiniz. Berbat bir durumdasınız, ama en azından VARSINIZ. Kötü hissetmek bile size 'ben varım' hissi verir. Ondan uzaklaşınca korku her yanı sarar; bilinmeyen karanlıktan ve kaostan korkmaya başlarsınız - çünkü toplum sizden bir parçayı silmeyi başarmıştır.

Aynen ormana gitmek gibidir bu. Biraz temizlik yaparsınız, zemini biraz temizlersiniz; çit örer, küçük bir kulübe yaparsınız; küçük bir bahçe yaparsınız, çim bir alan, ve iyisinizdir. Çitinizin ötesi ormandır, vahşidir. Burada (alanınızda) her şey yolundadır, herşeyi planladınız. Nasıl olduğu böyledir işte.

Toplum sizin bilincinizde bir miktar temizlik yapmıştır. Küçük bir kısmını tamamen silmiştir, çitle çevirmiştir. Orada her şey yolundadır. İşte tüm üniversitelerinizin yaptığı da budur. Bütün kültürün ve şartlandırmanın temeli kendinizi evinizde hissettirecek bir kısmı temizlemektedir.
Ve siz o zaman korkarsınız.
Çitin ötesinde tehlike vardır.

Çitin ötesindeki de, çitin içindeki gibi sizsiniz - ve bilinçli zihniniz sadece bir bölümüdür, tüm varlığınızın onda biridir. Onda dokuz karanlıkta bekliyor. Ve bu onda dokuzun içinde sizin gerçek merkeziniz saklıdır.

Korkusuz, cesur olmak zorundasınız.
Bilinmeyene adım atmalısınız.
Bir süre tüm sınırlar kaybolacaktır.
Bir süre başınız dönecek.

Bir an için deprem olmuşçasına çok korkacak ve sarsılacaksınız. Ama eğer cesur olur, geri çekilmezseniz, sürekli bir şekilde egonuzun kucağına düşmezseniz, bir çok hayatlarınız boyunca taşımakta olduğunuz gizli bir merkeziniz vardır orada. Bu sizin ruhunuz, benliğinizdir.

Bir kez ona yakınlaştığınızda, her şey değişir, her şey yerine oturur. Fakat bu yerleştirme toplum tarafından yapılmaz. Artık her şey bir kaos değil kozmoz'a dönüşür; yeni bir düzen ortaya çıkar. Fakat bu artık toplumun düzeni değildir - o tam olarak varoluşun kendi düzenidir.

O, Buddha'nın Dhamma, Lao Tzu'nun Tao, Heraclitus'un Logos dediği şeydir. İnsan yapımı değildir. O TAM OLARAK varoluşun kendi düzenidir. O zaman aniden herşey tekrar güzelleşir ve ilk olarak gerçekten güzeldir, çünkü insan yapısı şeyler güzel olamazlar.
Yapabileceğiniz en iyi şey onların çirkinliklerini gizlemektir hepsi bu. Onları süsleyebilirsiniz ama hiçbir zaman güzel olamazlar. Aradaki fark aynen gerçek bir çiçekle plastik ya da kağıt çiçekler arasındaki gibidir. Ego plastik bir çiçektir - ölüdür. O çiçek gibi gözükür, çiçek değildir. Onu bir çiçek olarak adlandıramazsınız. Hatta onu çiçek olarak adlandırmak dilbilimi açısından da yanlıştır, çünkü çiçek, açan şeydir. Ve bu plastik şey sadece bir nesnedir, çiçek açmanın kendisi değil. O ölüdür. İçinde yaşam yoktur.
İçinizde çiçek açan bir merkeze sahipsiniz. Bu yüzden Hindular onu bir lotus çiçeği olarak adlandırırlar - o çiçek açmanın kendisidir. Bin yapraklı lotus çiçeği derler ona. Bin tane demek sınırsız yaprak demektir. Ve çiçek, açmaya devam eder, hiçbir zaman durmaz, ve hiçbir zaman ölmez.Ama siz plastik bir egoyla yetiniyorsunuz.
Neden yetiniyor olduğunuzun sebepleri vardır. Ölü bir şeyde çok uygun şeyler vardır. Bir tanesi, ölü bir şeyin hiç ölmeyeceğidir. Ölemez - hiç yaşamadı ki! Dolayısıyla plastik çiçeklere sahip olabilirsiniz, bir yönden iyidirler. Kalıcıdırlar; ölümsüz değil, süreklidirler

Bahçenin dışındaki gerçek çiçek ölümsüzdür, ama kalıcı değildir. Ve ölümsüz olanın kendisine özgü ölümsüz olma yolu vardır. Ölümsüz olmanın yolu tekrar tekrar doğup ölmektir. Ölüm yoluyla kendisini tazeler, gençleştirir.

Bize göre çiçek ölmüş gibi görünür - hiç ölmez.
Sadece bedenleri değiştirir, böylece her dem tazedir.
Eski bedeni bırakıp yenisine girer. Başka bir yerde açar; açmaya devam eder. Yalnız, biz bu sürekliliği göremeyiz çünkü o görünmezdir. Biz yalnızca bir çieçeği, başka bir tanesini görürüz, hiç bir zaman sürekliliği görmeyiz.

Dün açan çiçekle aynı çiçektir o.
Aynı güneştir, ama ayrı bir elbisede.
Egonun belli bir niteliği vardır - o canlı değildir. O plastikten yapılma bir şeydir. Ve onu elde etmek çok kolaydır, çünkü onu birileri verir. Sizin aramanıza gerek yoktur, arayışla bir ilginiz yoktur. Bilinmeyenin peşinde bir arayan haline gelmezseniz, bir birey olamamışsınız demektir bu. Sadece kalabalığın bir bileşenisinizdir. Sadece bir kütlesiniz.

Gerçek bir merkeze sahip değilken nasıl bir birey olursunuz?

Ego birey değildir. Ego toplumsal bir olgudur - o toplumdur, siz değilsiniz. Fakat o size toplumda bir işlev verir, toplumda bir yer verir. Ve eğer siz onunla yetinmeye devam ederseniz, kendi benliğinizi bulma fırsatını temelden yitirmiş olursunuz.
İşte bu yüzden son derece mutsuzsunuz.

Plastik bir hayatla nasıl mutlu olabilirsiniz ki?


Sahte bir yaşamla nasıl zevkli, huzurlu ve mutluluk içerisinde olabilirsiniz? İşte o zaman da ego bir çok can sıkıntısı yaratır, milyonlarcasını.Siz onu göremezsiniz çünkü o sizin kendi karanlığınız. Ona göre ayarlandınız.

Tüm mutsuzlukların ego aracılığıyla hayatınıza girdiğini fark ettiniz mi? O sizi mutlu kılmaz; sadece mutsuz yapar.
Ego cehennemdir. Acı çektiğiniz zaman izleyip analiz etmeye çalışın ve göreceksiniz ki, bir yerlerde neden egodur. Ve ego acı çekmek için sebepler bulmaya devam eder.
Siz de herkes gibi bir egoistsiniz. Bazıları yüzeydedir, çok belirgindir ve onlar çok ta zor değildir. Bazılarıysa çok derinlerde ve zor fark edilirler ve onlardır esas problem.
Bu ego sürekli olarak başkalarıyla çatışma halinde belirir çünkü her ego kendinden hiç emin değildir. Öyle olmak ta zorundadır - çünkü sahtedir. Elinizde hiç bir şey olmadığı halde var olduğunu düşünüyorsanız, sorun çıkacaktır.
Biri çıkar da "Sende hiç bir şey yok" derse, kavga başlar, çünkü siz de bir şey olmadığını hissediyorsunuzdur. Diğerleri gerçeği fark etmenizi sağlar.

Ego sahtedir, o hiç bir şeydir.Bunu siz de biliyorsunuz.
Bunu nasıl olur da bilemezsiniz? Mümkün değil! Bilinçli bir varlık - nasıl olur da bu egonun sahte bir şey olduğunu bilemez? Ve birilere diyor ki, hiç bir şey yok - ve birileri hiç bir şey yok dediğinde gerçeği söylerler onlar; darbe yersiniz - ve hiç bir şey doğrular kadar çarpıcı olamaz.
Savunmak zorundasınızdır, çünkü savunmazsanız, savunmaya çekilmezseniz, o zaman nereye gideceksiniz?
Kayıplara karışacaksınız.Kimliğiniz dağılacak.
Dolayısıyla savunacak ve savaşacaksınız - çatışma budur işte.
Kendi benliğini bulmuş bir insan hiç bir zaman çatışmaz. Birileri onunla çatışmaya gelse de, o kimseyle çatışma halinde değildir.
Bir Zen üstadı sokak boyunca yürürken başına böyle bir şey gelmiş. Bir adam koşarak gelmiş ve sert bir şekilde ona vurmuş. Üstat yere düşmüş. Ayağa kalkmış ve önceden yürüdüğü yönde, geriye bile dönüp bakmadan tekrar yürümeye başlamış.
Yanında bir öğrencisi varmış. Şoka uğramış. "Bu adam da kim? Bu nedir? Böyle birileri yaşıyorken, herhangi birisi gelip sizi öldürebilir. Ve siz adamın kim olduğunu, bunu neden yaptığını merak edip dönüp bakmadınız bile" demiş.
Üstat da, "Bu onun sorunu, benim değil" demiş.
Siz aydınlanmış birisiyle çatışabilirsiniz, ama bu sizin sorununuzdur, onun değil. Ve bu çatışmada incinirseniz o da sizin kendi sorununuzdur. O sizi incitemez. Bu bir duvarı yumruklamak gibidir - canınız yanacaktır ama duvar değildir sizi inciten.
Ego sürekli problem peşinde koşar. Neden? Çünkü kimse size ilgi göstermezse, ego acıkmış hisseder.O ilgi ile yaşar.
Dolayısıyla, birisi size kızgın ve sizinle kavga ediyorsa, bu bile iyidir, çünkü en azından ilgisi üzerinizdedir. Eğer birisi severse, iyidir. Eğer kimse sizi sevmiyorsa, o zaman kızgınlık bile iyi olacaktır. En azında ilgi üzerinizde olacaktır. Fakat, kimse size hiç bir ilgi göstermezse, kimse sizin önemli birisi olduğunuzu düşünmezse, o zaman egonuzu nasıl besleyeceksiniz? Diğerlerinin ilgisine ihtiyaç vardır.

Milyonlarca şekilde insanların ilgisini çekersiniz; belli bir tarzda giyinirsiniz, güzel görünmeye çalışırsınız, çok kibar olursunuz, roller edinirsiniz, değişirsiniz. Ne tür koşulların geçerli olduğunu sezinlediğinizde , hemen insanların size ilgi göstereceği yönde değişiverirsiniz.
Bu çok derinden bir dilenciliktir.
Gerçek bir dilenci ilgi arayan ve talep eden kişidir. Ve gerçek imparator da kendi içinde yaşayandır; onun kendi merkezi vardır, başka kimseye bağımlı değildir.
Buddha bodhi ağacının altında oturuyor, o an dünya yok oluverse, Buddha için bir şey fark edecek midir? Hiç bir şey. Hiç bir şey fark etmemiş olacaktır. Tüm dünya kaybolsa bir fark yaratmayacak çünkü o merkezine ulaşmıştır.
Ya siz; şayet eşiniz kaçar, sizi boşar, başka birisine giderse tamamıyla dağılırsınız - çünkü o size ilgi gösteriyordu, özen gösteriyor, seviyor, etrafınızda dolaşıyor, sizin kendinizi birisi olarak hissetmenize yardım ediyordu. Tüm imparatorluğunuz kayboldu, siz dağılıverdiniz. İntihar etmeyi bile düşünmeye başlarsınız. Neden? Neden karınız sizi terk edince intihar edesiniz? ? Neden kocanız sizi terk edince intihar edesiniz? Çünkü kendinize ait bir merkeziniz yok. Karınız size merkezi veriyordu; kocanız size merkezi veriyordu.
İnsanlar bu şekilde varolurlar. Böylelikle insanlar başkalarına bağımlı hale gelir. O çok derinden bir köleliktir. Ego bir köle olmak ZORUNDADIR. O başkalarına bağımlıdır. Ve sadece egosu olmayan kişi ilk defa olarak efendidir; artık o bir köle değildir. Bunu anlamaya çalışın.
Ve egoyu kendi içinizde aramaya başlayın - başkalarında değil, bu sizin işiniz değildir.
Kendinizin ne zaman mutsuz hissedecek olursanız hemen gözlerinizi kapayın bu mutsuzluğun nereden gelmekte olduğunu bulmaya çalışın ve her seferinde göreceksiniz ki, sahte merkeziniz başka biriyle çatışmakta.
Siz bir şey umdunuz ve gerçekleşmedi.Siz bir şey beklediniz ve tam tersi oldu - egonuz sarsıldı, mutsuzsunuz. Yalnızca bakın; ne zaman mutsuz olursanız, neden olduğunu bulmaya çalışın.
Sebepler sizin dışınızda değil. Temel neden içinizdedir - ama siz her zaman dışarı bakarsınız, her zaman sorarsınız:

Beni kim mutsuz ediyor?
Benim kızgınlığımın sebebi kim?
Beni kim hayata küstürüyor?

Ve dışarı bakarsanız göremezsiniz.
Sadece gözlerinizi kapayın ve her seferinde içe bakın.
Tüm mutsuzluğunuzun, kızgınlığınızın, can sıkıntınızın kaynağı sizde, egonuzda gizli.
Ve kaynağı bulursanız, onun ötesine geçmeniz kolaylaşacaktır. Eğer sizin başınıza dert açan şeyin kendi egonuz olduğunu görebilirseniz, ondan kurtulmayı tercih edersiniz - çünkü hiç kimse mutsuzluğunun kaynağını anlayacak olduktan sonra onu taşıyamaz.
Ve şunu unutmayın ki, egodan vazgeçmeniz için bir neden yoktur.
Ondan vazgeçemezsiniz. Ondan kurtulmaya çalışırsanız, "Alçak gönüllü oldum" diyen, daha zor fark edilen türden bir egonuz olacaktır.
Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Bu kendini gizleyen bir egodur - ama ölü değildir.
Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Alçak gönüllü olmayı kimse deneyemez, ve kimse kendi çabasıyla alçak gönüllülüğü yaratamaz, asla! Ego ortadan kaybolunca, alçak gönüllülük size gelir. O yaratılan bir şey değildir. O gerçek merkezin gölgesidir.
Ve gerçekten alçak gönüllü bir adam ne alçak gönüllüdür ne de bencil.O sadece basittir.
Hatta alçak gönüllü olduğunun bile farkında değildir.Eğer alçak gönüllü olduğunuzun farkındaysanız, orada ego vardır.
Alçak gönüllü kimselere bakın.Kendilerinin gerçekten alçak gönüllü olduğunu düşünen milyonlarca insan vardır. Yerlere kadar eğilirler, ama izleyin onları - en sofistike egoistlerdir onlar. Artık onların besinlerinin kaynağı alçak gönüllüktür. "Ben alçak gönüllüyüm" derler ve sonra da size bakıp sizin onları takdir etmenizi beklerler.
Sizin onlara "Sen gerçekten alçak gönüllüsün" demenizi isterler. "Aslında sen dünyanın en alçak gönüllü kişisisin; hiç kimse senin kadar alçak gönüllü değil". Sonra da yüzlerine gelen gülümsemeye bakın. Ego nedir? Ego "Kimse benim gibi değil" diyen bir hiyerarşidir. Alçak gönüllülükle kendisini besleyebilir - "Kimse benim gibi değil, ben en alçak gönüllü kişiyim".
Zamanın birinde: Sabahleyin hava henüz aydınlanmamışken fakir bir dilenci caminin birinde dua etmekteydi. Kutsal bir gündü ve o dua edip şöyle diyordu, "Ben bir hiçim. Ben fakirlerin en fakiriyim, günahkarların en büyüğüyüm"
Birden. bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunu fark etti. Adam ülkenin imparatoruydu ve bir başka kişinin daha dua etmekte olduğunun farkında değildi - karanlıktı, ve imparator da, "Ben bir hiçim. Kimse değilim. Sadece kapındaki bir dilenciyim" diyordu. Başka birisinin daha aynı şeyleri söylediğini duyduğunda imparator dedi ki, "Durun! Beni geçmeye çalışan da kim? Sen kimsin? Bir imparator 'bir hiç olduğunu' söylerken, onun önünde aynı şeyi söylemeye nasıl cesaret edersin?"İşte ego böyle çalışır. Çok zor fark edilir. Onun çalışması çok kurnazca ve derindendir, çok çok uyanık olmalısınız, ancak o zaman onu görebilirsiniz. Alçak gönüllü olmaya çalışmayın. Yalnızca tüm mutsuzlukların, acıların ego yoluyla geldiğini görmeye çalışın.Sadece izleyin. Vazgeçmenize gerek yok.
Ondan vazgeçemezsiniz. Kim vazgeçecek ondan? O zaman da vazgeçenin kendisi egoya dönüşecektir. Her zaman geri dönecektir.Her ne yapıyorsanız yapın, dışında kalın ve bakın, izleyin.
Ne yaparsanız yapın - alçak gönüllülük, mütevazılık, basitlik - hiç birisi yardımcı olmaz. Mümkün olan sadece bir şey vardır, o da tüm mutsuzluğunuzun kaynağının ego olduğunu izlemektir. Onu söylemeyin. Tekrar etmeyin - İZLEYİN. Çünkü ben onun tüm mutsuzluklarınızın kaynağı olduğunu söylersem ve siz de bunu tekrar ederseniz yararsız olur bu. SİZ bu anlayışa gelmek zorundasınız. Her mutsuz olduğunuzda yalnızca gözlerinizi kapayın ve dışardan nedenler aramayın. Bu mutsuzluğun nereden kaynaklandığını görmeye çalışın. O sizin kendi egonuzdur.
Eğer sürekli olarak egonun esas kaynak olduğunu anlar ve hissedecek olursanız, bu derinlerde kök salar ve egonun bir gün onun ortadan kayboluverdiğini görürsünüz. Kimse ondan kurtulmaz - kimse ondan kurtulamaz. Onu öylece görürsünüz; ortadan kayboluverir çünkü her şeyin kaynağının ego olmasının anlaşılması demek ondan kurtulmak demektir. BUNU ANLAMAK DEMEK EGONUN KAYBOLMASI DEMEKTİR.
Ve siz egoyu başkalarında görmek hususunda çok kurnazsınız. Her hangi birisi başka birinin egosunu görebilir. Kendinizinkine sıra geldiğindeyse, işte o zaman sorunlar ortaya çıkar - çünkü araziyi bilmiyorsunuz, orada hiç gezinmediniz ki.
Nihai olana, tanrısal olana giden yolun tümü, egonun bu zorlu arazisinden geçmek zorundadır. Sahte olanın sahteliği anlaşılmak zorundadır. Mutsuzluğun kaynağı olan, mutsuzluğun kaynağı olarak anlaşılmalı - o zaman ortadan kalkıverir.
Onun zehir olduğunu bildiğiniz zaman kaybolur. Onun ateş olduğunu bildiğinizde kaybolur. Bunun cehennem olduğunu anladığınızda yok olur.
Ve işte o zamandır ki, bir daha hiç "Egodan vazgeçtim" demezsiniz. O zaman her şeye, tüm mutsuzluklarınızın yaratıcısının kendiniz olduğu şakasına gülmek dışında hiç bir şey yapamazsınız.
Charlie Brown'ın bazı karikatürlerine bakıyordum. Bir tanesinde logolarla bir ev yapıyordu. Duvarları yaptığı logoların ortasında oturuyordu. Duvarlarla çevrelendiği bir an geliyor; her tarafını duvarlarla kapattığı. Sonra da "İmdat, imdat" diye bağırıyor.
Herşeyi kendisi yaptı! Şimdi de onlarla çevrelendi, hapsoldu. Bu çok çocukça, ama sizin de tüm yaptığınız bu işte. Kendi çevrenize bir ev inşa ettiniz ve şimdi de "İmdat, imdat" diye bağırıyorsunuz. Ve mutsuzluğunuz milyonlarca kez çoğaldı - çünkü sizinle aynı teknede olan yardımcılarınız var.
Problem katmerlenir, çünkü aynı teknede olan yardımcılar var. Ve onlar yardım etmek isterler, çünkü birisine yardım ettiğinizde egonuz çok çok iyi hisseder - çünkü siz binlerce insana yardım eden büyük bir yardımcı, büyük bir gurur, efendisiniz.
Ne kadar çok insan sizi izlerse, kendinizi o kadar iyi hissedersiniz.Fakat siz de aynı teknedesiniz, yardım edemezsiniz.Daha çok, zararınız dokunur.
Hala kendi sorunları olan birisinin başkalarına pek yararı dokunamaz.Yalnızca kendi sorunları olmayan birisinin size yararı dokunabilir. Ancak o zaman sizin içinizi görebilecek netlik vardır. Hiçbir soruna sahip olmayan bir zihin sizi görebilir; siz saydamlaşırsınız.Sorunları olmayan bir zihin kendi içinden görebilir; bu nedenledir ki, başkalarının içini görebilme yeteneğine ulaşır.
Batı'da çok, birçok sayıda psikanaliz okulu vardır ama insanlara hiç bir yardımı dokunmadığı gibi, çoğunlukla da zarar verirler. Çünkü başkalarına yardım eden kişiler ya da yardım etmeye çalışan veya yardım ediyormuş gibi yapanlar da aynı teknenin içindeler.
Kişinin kendi egosunu görmesi zordur.Başkalarının egosunu görmekse çok kolaydır. Fakat önemli olan bu değildir, onlara yardım edemezsiniz.Siz kendi egonuzu görmeye çalışın.Sadece izleyin.
Ondan kurtulmak için aceleci olmayın, sadece izleyin. Ne kadar izlerseniz, o kadar yeterli hale gelirsiniz. Bir gün aniden görüverirsiniz ki, kendiliğinden kaybolmuş. Ve aslında sadece kendiliğinden olduğunda kaybolmuş olur. Başka bir yolu yoktur. Olgunluğuna erişmeden ondan kurtulamazsınız.Kuru bir yaprak gibi düşer.
Ağaç hiç bir şey yapmaz - hafif bir meltem, bir şeyler olur ve ölü yaprak öylece düşer. Hatta ağaç yaprağın düştüğünün farkına bile varmaz. O ses çıkarmaz, bir şey iddia etmez, hiçbir şey yapmaz.
Kurumuş yaprak öylece yere düşer ve dağılır hepsi bu.
Bilinç ve anlayış yoluyla olgunlaştığınızda ve egonun tüm mutsuzluklarınızın nedeni olduğunu derinden hissettiğinizde, bir gün aniden, kurumuş yaprağın düşmekte olduğunu göreceksiniz.
O yere ulaşır ve kendi kendine ölür. Siz hiç bir şey yapmadınız dolayısıyla ondan kendinizin kurtulduğunu ibda edemezsiniz. Onun kayboluverdiğini görürsünüz ve gerçek merkez ortaya çıkar.
Ve gerçek merkez ruhtur, tanrıdır, benliğinizdir, gerçekliktir ya da onu nasıl adlandırmak isterseniz odur.
Onun adı yoktur, o nedenle de tüm adlar uygundur.
Ona canınızın çektiği her ismi verebilirsiniz.

_badsector_ 10.07.2008 17:03:26
Eline sağlık Smiley Güzel olmuş..

nightmare_storm 10.07.2008 23:41:12
Teşekkür ederim =)


Sayfa: [ 1 ]